in

GüzideGüzide

2010 Kuşağı Öykü Kanonu Soruşturması: Fatma Nur Kaptanoğlu

“2010 Kuşağı Öykü Kanonu” adını verdiğimiz ve Türk öyküsüne dergilerde, kitaplarda hayat veren yazarlarımızla birlikte bir soruşturma gerçekleştiriyoruz. Öykücüler, hem kendilerini anlatacak hem de öykü anlayışlarının penceresindeki görünen dünyayı bize aktaracaktır. İlk soruşturma yapacağımız öykücümüz Fatma Nur Kaptanoğlu. Öykücü, metin yazarı, editör ve sanatçı. 06.06.1993 Marmaris doğumludur. Eskişehir Osmangazi Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezundur. 2017 yılının Ağustos ayında Kaplumbağaların Ölümü adlı ilk öykü kitabını çıkarmıştır. İkinci öykü kitabı Homologlar Evi 2019 yılının Eylül ayında yayımlandı. Biçimsel denemeleri önemsemiş, öykülerinin muhteviyatında günlük sıradan olayları üslubuyla metnine yansıtmıştır.

 

1- Metinlerinizi var eden dil olan Türkçeye bir gün minnet borcunuzu ödemek için ne yapmak istersiniz?

Aslında bir gün değil, yazmaya başladığım ve yazmayı gerçekten “mesele” hâline getirdiğim andan itibaren ortaya çıkardığım her şey, kendimce, Fatma Nurca, Türkçeye ve herkes kadar kendim için, bir minnet borcu. Bu borcu gerçekten ödeyebilir miyim bilmiyorum ama tüm hayatım boyunca gayem bu olacak. Yazmak, daha iyi yazmak, cesaret etmek, daha çok cesaret etmek. Türkçenin bunu gerçekten hak ettiğini düşünüyorum.

 

2-Türkçede öykünün şimdiki ve gelecekteki hâli nasıldır?

Öykü, Türkçedeki en bereketli zamanlarını yaşıyor diyebiliriz. Bunu görmek güzel çünkü öykü, diğer türlere göre daha yeni ve kendini kabul ettirmeye çalışan bir tür olarak yorumlanıyor. Ancak bu yoğunluk her öykünün harika olduğunu kanıtlamıyor. Bu öykü atılımı içinde güzel öyküler çıktı, kusursuz öyküler çıktı, çok kötü öyküler, öykü olarak kabul edilmeyen ve öykü olarak lanse edilmediği halde öykü olan öyküler çıktı, kurallara sıkı sıkıya bağlı ve bir kurala ihtiyacımızın olmadığını anlatan öyküler çıktı. İstikrarlı bir şekilde ilerlemek, yeniliklere açık olmak, dili gerçek bir mesele haline getirmek öykünün daha özgür bir tür olmasını sağlayacak. Ancak biraz daha zamanı var.

 

3-Öykü, hayatın neresindedir?

Hayatın tam ortasında, hayatın en köşesinde, yanı başımızda, yanı başımızın çok uzaklarında. Öykünün, daha doğrusu edebiyatın gerçek bir konumu olduğunu düşünmüyorum. Yaşadığımız, gördüğümüz, duyduğumuz en çirkin, en güzel, en sıradan olayların içinde bile edebiyat var. Hatta edebiyatın “en”e bile ihtiyacı yok. Bulmak ve görmek istediğimiz her yerde kimi zaman kollarını birbirine bağlamış kimi zaman da bir telaş içinde bir görünüp bir kayboluyor, bazen sadece bekliyor, bazen fark edilmemek için elinden geleni yapıyor ya da görünmek için bir veya birçok ölüme neden oluyor. Edebiyat, deliliği ve belirsizliği ile çok güzel ve hep orada bir yerde.

 

4-Öykünün penceresinden Türk şiiri nasıl görünüyor?

Türkçe şiire çok saygı duyuyorum. Son dönem şairlerini de şiirlerini de elimden geldiğince takip ediyorum. Öykülerimdeki deneyselliği biraz da onların cesaretine borçluyum diyebiliriz. Şairlerin cesaretleri, yaptıkları, yapacakları beni gerçekten heyecanlandırıyor. Son dönem şiirinin düzyazıya daha yakın olması, beni şiire yaklaştıran en önemli etkenlerden biri. Türlerin kalıplara sığmayacağını ve sığmaması gerektiğini öncelikle şairler anlattı bize. İyi ki de yaptılar. Ömer Şişman, Fatma Nur Türk, Ahmet Güntan, Azimet Avcu, Burak Acar, Aslı Serin… şiirlerini severek takip ettiğim şairlerden bazıları.

Öykü ile şiir birbirinden çok uzak değil. Birbirine çok da yakın değil. Ama aralarında öyle güzel bir ilişki var ki gıpta ile izliyorum.

 

 

5-Yeni medya, edebiyat ve sanata nasıl katkılar veriyor?

Son öykü kitabım Homologlar Evi’nde yeni medyanın gücünden oldukça faydalandım. Bu hem çok sevildi hem de bazı noktalarda edebiyatın o büyük romantizmine uymadığı gerekçesiyle “bu da olmasa olurdu” dedirtti. Amaç bu muydu dersek tabii ki hayır. Kendi gerçeğimi ve gerçeği algılama biçimimi okuyucuya sundum, derdimi net ve bir o kadar da farklı bir şekilde anlatmayı denedim. Bu da yeni medyanın etkisiyle gerçekleşti. Olmazsa olmaz mıydı peki? Bunun da cevabı hayır. Bu, yazarın tercihi, biraz da dili kurcalamasının doğal bir sonucu.

 

6-Türk edebiyatındaki eleştirinin icrası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir söyleşimde daha bahsetmiştim, Türkçe edebiyatın en azından bu dönemlerinde ciddi bir türcülük söz konusu. Birileri, yazarlar, yayınevleri, eleştirmenler, editörler belirli türleri sahiplenip tabiri caizse kendilerini bu türün ileri gelenlerinden sayıyor. Sadece onlar övebilir, sadece onlar yerebilir, sadece onlar yazabilir, sadece onlar yayımlayabilir, sadece onlar onlar onlar.

Eleştiri de bu durumdan nasibini alıyor elbette. Sağlıklı eleştiriler görüyor muyum? Pek değil. Çok fazla övme ve çok fazla yerme arasında gidip gelen bir eleştiri furyası var. Tabii aralarda yapıcı, yerinde, bir eseri iyi kötü tüm noktalarından ele alan eleştiriler de yok değil ancak sayıları oldukça az. Temennim bu sayının artması. Doğru eleştiri yazarı, okuru ve editörü eğitir çünkü.

 

7-Yeryüzüne dayanabilmek, özgürlüğe kaçmak için neler yapıyorsunuz?

Yazıyor, okuyor ve espriler yapıyorum. Üçü de bana nefes aldırıyor. Üçüyle yeryüzüne dayanabiliyorum, üçüyle özgürlüğe kaçıyorum, arada aklımı kaçırıyorum arada yeryüzüne aşık olup ondan nefret ediyorum. Ama güzel böyle.

 

8-Politik düşünceniz bu ülkeye neler söylüyor?

Politik düşüncem, -gerçekten varsa- bu ülkeye, meselem her neyse -gerçekten “her neyse” belki eskimiş bir koltuk kılıfının 4 yıldır değiştirilemeyen yüzüdür meselem- onu, muhtemel ön yargılara ve eleştirilere rağmen yazacağımı söylüyor. Hiç kimseyi düşünmeden. Sanatçının gerçek özgürlüğü tam burada çünkü.

 

9-Sanat muhalif midir?

Belki evet belki hayır. Sanat muhalif olmak zorunda değildir. Ama “meseleler” sanatçıyı muhalif yapar. Sanat da böylece muhalif bir duruşa sahip olur. Bana göre sanat uçuşan karmakarışık yağmur taneleri. Onu bir kovaya doldurmak belki pencereden içeriye girmesini sağlamak ya da saniyede onlarca kez şemsiyeye çarpıp tekrar tekrar bölünmesine neden olmak sanatçının işi. Muhaliflik yağmur damlalarının nasıl şekillendiğinde…

 

10-Bu sözcükler hakkında ne düşünüyorsunuz: Kader, gelecek, günah, ölüm, rüya, kayıp, zaman.

Kader: Buna “Bazen Dünyanın Sonuna İki Kişi Neden Olur” öykümden bir alıntı ile yanıt vermek istiyorum.

“Bu, eminim sana göre son görüşmemiz değil, illaki hayat bizi bir araya getirecek, bizim kaderimiz bu. Bu, eminim bana göre son görüşmemiz, hatta ilk kez bu kadar emin, kader diye bir şey yok.”

Gelecek: Geleceği bilmek beni her zaman korkutur. Ama geleceği hayal etmek güzeldir.

Günah: Onu, işlemeyi düşünmediğimiz tek bir an ve işlemediğimiz tek bir gün yok.

Ölüm: Bilinmezliğe bir anlam yüklemek çok zor. Tek temennim gerçekten istediğim zamanda gelmesi.

Rüya: Uykudan hemen sonra, düşmeden hemen önce.

Kayıp: Ne zaman bu kelimeyi düşünsem kendimi ormanda ve boynumda bir pusula ile hayal ediyorum. Kaybolmuş biri ama elbet yolunu bulacak.

Zaman: Acelesi var mı yok mu çok kararsız. Keşke gerçekten birbirimizi anlayabilsek.

Source :

homoscripter

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Sevdiniz mi?

Sadece Yel Değirmenleriyle Değil Bütün Kötülerle Savaştı: Don Kişot

Ben Miyim?