Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

düşmanı gösteriyorlar,ona saldırıyoruz
siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri bir anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle
aynı kışlaktaymışız.

İsmet Özel

 

Bu gece İskele Sancak’ta Türk Şiiri’nin en önemli isimlerinden birini konuk ediyoruz, Şair İsmet Özel’i. İsmet Özel, hiç kuşkusuz şairliğinin yanı sıra, Türkiye’de düşünce hayatına ciddi ve önemli katkılarda bulunan bir isim. Düşünceleriyle de tartışılan bir isim. Aynı zamanda gazetelerde yazdığı gündelik yazılarla da günlük politikayla ilgili farklı, çarpıcı yaklaşımlar ortaya koyuyor. İsmet Özel’le bu gece hem günlük siyaseti, hem düşünce hayatını ve hem de tabiî ki şiiri ve edebiyatı konuşacağız.

Ahmet Hakan Coşkun, Kanal 72 Haziran 2001.

Hoş geldiniz. Merhaba. Hemen şunları da belirtelim, burada değerli konuklarımız da var, genç şair arkadaşlar, edebiyat severler ve İsmet Özel severler… Onlara hoş geldiniz demeyecek misiniz?

Ev sahipliği düşüyorsa bana, tabi.

Uzun soluklu bir söyleşi olacak, şiirle başlayalım mı evvela?

Valla nerden başlarsanız kabulümdür.

O zaman sizin bir şiirinizle başlayacağız… Siz okuyacaksınız..

Ben de dinleyeceğim. (gülüşmeler)

[Esenlik Bildirisi okundu…]

Kaç yılında yazmıştınız bu şiiri?

71 veya 72.

Esenlik Bildirisi çok beğenilen, çok okunan bir şiir.

Valla Esenlik Bildirisi’nin bu konuda ayrıcalıklı olduğunu sanmıyorum. (gülüşmeler) Benim şiirlerim kolay ezberlenebilen şiirlerdir.

Ve yüksek sesle okumaya çok elverişli.

Zaten bir şiir yüksek sesle okunamıyorsa bir çok şeyi feda etmiş demektir, şiir olma özelliği bakımından. Yani şiir söze dayalı bir şey, o anlamda telaffuz edilmesi çok önem taşıyan bir şey.

Çok da güzel şiir okuyorsunuz.

Öyle derler. (gülüşmeler)

Şimdi şiir bahsiyle değil de siyasetle başlayacağız. Şiir konusunda gerçekten merak ettiğimiz şeyler var. Ama önce güncel siyasetle başlayalım isterseniz. Türkiye’de, özellikle güncel siyasette şöyle bir ikilemle karşı karşıyıyız. Bir tarafta ulus devlet vurgusu var, diğer tarafta ise küreselleşmeyle birlikte dışa açılması gerektiği, Batıyla bütünleşmesi gerektiğini savunanlar var. Kemal Derviş’in gelmesiyle birlikte daha da belirginleşti bu iki cephe. Neler düşünüyorsunuz bu konuda? İsmet Özel bu iki cephenin neresinde?

Şimdi, ilkönce size inanıp inanmamakta tereddüt ediyorum.

Neden?

Çünkü ben Türkiye’de böyle bir ayrımın olduğunu sanmıyorum. Sözünü ettiğiniz ulus devlet meselesini, gerçek boyutlarıyla, gerçek vasıflarıyla tanıyıp kabullenen insanlar olduğu konusunda ciddi şüphelerim var. Tam tersine Türkiye’de yaşayan birçok insanın dünya şartlarına intibak etme meselesinde çok fazla heveskâr oldukları ve bu konuda hızlı gittikleri görüşündeyim. Yani Türkiye’de, Türkiye’nin özgürlüğü, Türkiye’nin değeri, Türkiye’nin önemi konusunda, düşünce üreten insanların ayrılığının hissedilmediğini kabul ediyorum ve bu konunun ciddiyetle göz önüne alındığını sanmıyorum. Bu anlamda böyle bir ayrılık fark edilebilir bir şey değil. Ben kendi payıma kesinlikle Türkiye’nin –Cumhuriyet’in ilanından sonra- nasıl bir karaktere sahip olduğu meselesinin aydınlığa kavuşması görüşündeyim. Bu anlamda tarihin yerli yerince anlamlandırılması gereğini savunuyorum. Ve insanların bu konuda çok sansürlü, çok korkak ve aşağılık duygusu içinde bir tutum sergilediklerini düşünüyorum.

Tarihe bakışta mı?

Evet, Türkiye’nin niçin Türkiye olduğu, bu ülkenin niçin bir vatan olduğu ve kimlerin vatanı olduğu, hangi sebepten ötürü bazı sebeplere sahip çıkılması gerektiği konusunda ciddi yaklaşımlar olduğunu sanmıyorum. Benim kendi görüşüme göre, Anadolu toprakları çok özel bir anlam sahibidir. Mesela Osmanlı İmparatorluğu’ndan elimizde kalan son parça muamelesi görmesi ona büyük bir haksızlıktır. Yani Türkiye Cumhuriyeti çok önemli bir oluşumdur. Bunun fark edilmesi lazım. Türkiye Cumhuriyeti’nin çok önemli bir oluşum olması, bu toprakların diyar-ı Rum oluşuyla, yani ilk defa İslamlaşmakla beraber aynı zamanda vatanlaşmak özelliğini kazanması yüzündendir. Yani Daral İslam olmakla vatan olmuş dünyada belki tek toprak parçası Türkiye’dir. İslam fetihleri var dünyanın her yerinde, birçok yere yayılmış olan, ama Anadolu toprakları, dediğim gibi, Daral İslam olurken aynı zamanda vatan olan tek kara parçasıdır. Ve bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya savaşının mağlupları arasında yer aldıktan sonra, İstiklal Harbini yapmış bir toplum olarak, bu hayatın yansıması olarak varız burada. Yani bir şekilde vatanlaşmış toprakların tekrar vatan sayılmasıyla ilgili çok anlamlı bir şeyi yaşıyoruz, bunlar Türkiye’de çok dikkate değer şeyler olarak algılanmıyor. Bunun sebeplerinden bir tanesi, Türkiye’de aydın diye nitelenen insanların sadece kendilerine telkin edilen şeylerle dolu olmaları, ikincisi, doğru şeyler ettikleri, doğru şeylere doğru şekilde yaklaştıkları takdirde ithallerinin engelleneceği doğrultusundaki ahlaki zaaflarıdır. Bunlar birlikte Türkiye’yi sahici meselelerden koparıyor.

Peki nedir sizce Türkiye’nin farklı tarafı, ya da Cumhuriyetle birlikte kazandığı anlam nedir?

Şimdi bir kere şunu hesaba katmamız lazım, bütün dünya, Avrupa’da oluşmuş bir medeniyetin etkisi altında, eğer Batıda bir medeniyet doğduysa, buna isterseniz Kapitalist medeniyet deyin, isterseniz İbrani-Hıristiyan medeniyeti deyin, ne derseniz deyin ama, Avrupa kaynaklı bir dünya medeniyeti var, yani geleneksel ölçülerin dışında yeni bir medeniyet doğmuş. Bu medeniyetin etki altına almadığı toprak yok, fakat hiç bir şekilde müstemlekeleştiremediği bir toprak var. Orası Türkiye, bu çok önemli bir şey.

Neden önemli?

Şimdi şuna dikkat etmek lazım,14.asır Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu yüzyılı. Bazılarına göre 1299, bazılarına göre 1300. Aynı zamanda bu 14. asır, İtalyan site devletleri aracılığıyla Kapitalizmin ilk hızını aldığı dönem. Şimdi Osmanlı Devleti, Batımda bir şeyler gelişmekteyken kurulmuş, o gelişmesini tamamlayıp, bütün dünyaya hükmünü saldığı aşamaya gelinceye kadar, Osmanlı toprakları içinde Kapitalist olmayan ve insan hayatına anlamlı bir değer katan bir düzen yaşatmış. Diyeceksiniz ki, Afrika’da, Asya’da, hatta keşfedilmeden önce Amerika’da, Batılı olmayan unsurlar da bunu yaptı, bunun neresi ilginç, neresi önemli diye sorabilirsiniz. Türkiye dışındaki toplumlar Batı medeniyetinin varlığından kopuk ve alakasız bir şekilde kendi dünyalarını, kendi düzenlerini, kendi anlamlarını idrak ettiler, ama Osmanlı toplumu, Batıyla münasebet halinde olduğu halde, Avrupa’nın burnunun dibinde olduğu halde ve hatta Doğu Avrupa’yı da içine almış şekliyle varlığını sürdürdü, varlığını kazandı. Şunu dikkatle vurgulamak lazım, eğer Batı medeniyetinin, Kapitalizmin, burjuva dünyasının bir ötekisi varsa, o, sonradan sömürgeleştirdikleri topraklarda değil, Türkiye’dedir. Ve bir bakıma Türk demek, burjuva olmayan demektir.

Ve Batılı olmayan…

Batı kelimesini özellikle bu gelişimin içine oturtursak, evet, ama şunu eklemek lazım, Ortaçağ Avrupacı Batı değildir.

Peki o zaman, yapılan bu değerlendirmelerin ardından, yenildiğimizi kabul edebilir miyiz?

Hayır! Biz savaşa girmedik ki yenilelim.

Ama IMF ile anlaşma yapıyor Türkiye, bir teslimiyetten söz ediliyor, böyle bir şey yok mu? Bir yenilmişlik hali yok mu Türkiye açısından?

Ama ben dedim, bir savaşa girmiş değiliz ki yenilmiş olalım.

Yenilmek için illa savaşa girmek mi lazım?

Tabi, insanlar savaşırlar, birisi galip olur birisi mağlup.

Ama savaşmadan teslim olanlar var.

Savaşmadan teslim olanlar olmaz, Birileri onları teslim alıyor demektir.

Yani şimdi birileri Türkiye’yi teslim mi alıyor?

Şimdi bu ciddi bir mesele, bakın konuşmamın başında Türkiye Cumhuriyeti’nin öneminin fark edilmediğini söyledim, Türkiye Cumhuriyeti yaptığı İstiklal Harbi’nin sonunda, dünyadaki İslam topraklarının kurtarılmış bir alanıdır. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı aslında bir mağlubiyetin sonucu değil, bir galibiyetin sonucudur. Yani biz bir bakıma yaşadığımız toprakları Kapitalist âlemden kaçırdık, bir bakıma onları daha fazla zarar vermelerini önleyen bir yerde durdurduk. Ondan sonra ne oldu meselesi var. Ondan sonra ne oldu meselesini biz ne kendi aramızda, ne de bizimle muhatap olanlarla konuşmadık. Bu böyle şu ana kadar gelmiş kapalı bir kutudur. IMF’nin bizi teslim alıp almadığı meselesi şu iki alanda konuşulabilir. Birisi çok etnik iktisadi ölçüler, tahliller alanındadır, diğeri de Türkiye’nin bundan sonra kendine nasıl bir rol biçtiği meselesi içine girer. Bunlarda konuşulması, hal yoluna konulması gereken meselelerdir. Fakat bunun için ne yazık ki parlak bir ortamda değiliz. Türkiye bir bakıma 80’li yıllara kadar az gelişmiş bir ülkeydi ve o zaman Türkiye’nin az gelişmiş ülke aydınları vardı, ama bunlar aydınlardı, şimdi Türkiye dünyaya açılmış, dünyadaki standartlara yaklaşmayı becermiş bir ülke olarak var. Şimdi Türkiye bir az gelişmiş aydınlar ülkesidir.

Hala mı?

Evet, önceleri bir az gelişmiş ülke aydınları vardı, şimdi az gelişmiş aydınlar ülkesi var. Türkiye halen kendi meselelerini laik olduğu düzeyde tartışıp konuşamayan insanların aydın olarak tanındığı, aydın olarak kabul edildiği bir ülke. Ve dikkat ederseniz Türkiye’de entelektüel kesim aslında, düşünce hayatı dolayısıyla canlılık kazanmış bir kesim olması lazım, hâlbuki Türkiye’de entelektüel sayılması gereken insanlar, bir takım politikalara uygun laf üreten insanlar haline geldiler, yani kendilerinin altında bir şeye hizmet ediyorlar. O yüzden kendilerinde olması gereken vasıfları taşımıyorlar. Bu anlamda Türkiye’nin meselelerini, politikanın dümen suyundan giden aydınlarla tartışmamız, konuşmamız mümkün değil.

Yani gündelik politikanın bir tarafa bırakılıp…

Daha kötü, gündelik politika içinde bile değiller, Türkiye’yi tehdit eden bir güçlerin uşaklığını yapan bir yöntem uyguluyorlar.

Bilerek ve isteyerek mi?

Bunun bir kısmı yetersizlikten gelen bir şey, bir kısmı da ahlaki zaaftan.

Dolayısıyla bu meseleleri bu yönlendirmelerin olmadığı bir ortamda konuşamıyoruz. Hep merak ediyorum, 28 Şubat Türkiye’de İslamcılığın iflası mı sizce?

Güzel, bu gene biraz önce konuştuğum şeylerle çok paralel bir şey, kendi payıma bu soruyu sorduğunuz için teşekkür etmem lazım, çünkü ben böyle bir şey olduğunu kabul etmiyorum. Yani andığınız tarih var ya, o tarih, normal bir takvimde tarihtir, yılını da söyleyin…

97..

Evet, tarihler bir gün 28 Şubat 1997′yi göstermiştir. Bundan başka hiçbir özelliği yoktur.

Olur mu, o gün MGK toplandı.

MGK ilk defa mı toplanıyor…

Hayır…

Son defa mı toplanıyor…

Hayır. Ama o günkü toplantıda çıkan kararlar …

Ama o günkü toplantıda çıkan kararlar Türkiye Cumhuriyeti’nin, Süleyman Demirel’in dediği gibi, en tabii refleksleridir. Ondan öte hiç bir orijinallik, hiç bir özel anlam yoktur.

Ama o tarihten önce Türkiye’de İmam-Hatip okulları vardı, şimdi işlevsiz hale getirildi. O tarihten önce İslami hayatla ilgili özgürlükler daha fazlaydı, sonra kısıtlamalar yapıldı.

Katılmıyorum.

Neden katılmıyorsunuz?

Kısıtlama var mı yok mu, söylemesi zor, çünkü o tarihten önce dediğiniz zaman bir beklentiler zamanıydı.

Ne tür beklentiler?

Türkiye’de İslami eğilimleri kısmen serbest bırakıp, kısmen de teşvik ederek, acaba bu nereye varır…

Yoklama mı yapıldı?

Şüphesiz evet. Ve birçok şey. İslami eğilimleri olan insanların neye sahip çıkacakları, nasıl niteliklere ulaşabilecekleri görünmek istendi.

Ürkütüldüğü için mi önü kesildi?

Hayır, hiç sanmıyorum, lüzumsuz bulundu, birilerinin sinirlerini bozdu.

Yoksa ürkütücü bulunmadı.

Neyi ürkütücü bulunacaktı ki?

Ürkütücü olduğunu söylüyor ama bir takım kişiler.

Evet, aslında ilginç bir şey, ürkenler ürkmüş olabilir, ürkmek insanlara mahsus bir şey değildir. Atlar ürkerler, insanlar korkarlar.

Korktular mı peki?

Korkmayacak kadar donanım sahibiydiler, yani ne banka hesapları tehlike altındaydı, ne de sosyal hayatları, niye korksunlardı ki?

Peki ne oldu? Hiç bir şey mi olmadı?

Bir şey oldu, birileri bazı hoşgörülerden yararlanamaz hale geldiler, yani şu çok konuştuğumuz başörtüsü meselesi bir hoşgörü meselesiydi. Sonra bu hoşgörüyü gösteren insanlar, sonra göstermemeye başladılar, hepsi bu kadar.

Bu kadar basit.

Bu kadar yalın.

Peki o zaman 28 Şubat tarihinin Türkiye’de özel bir anlamı yoksa…

Var var.

Nedir o anlam?

28 Şubat, 28 Şubat’a karşı çıkarak şöhret ve para sahibi olanların öne çıkardıkları bir şeydir.

İşe mi yaradı?

Birilerinin işine yaradı, birileri 28 Şubat tarihiyle saygınlık ve önem kazandı ve bunlar da İslamcılar değil.

Kimler peki?

Size bırakıyorum…

Peki 28 Şubat İslamcıların hayatında bir kırılmaya da sebep olmadı mı?

Yok, aslında burada, Müslüman kimliğe sahip çıkıyorum, ben İslamcıyım diyenlerin mercek altına alınması lazım. Yani bunlar neyin peşindeydiler ve sözünü ettiğimiz tarihten önce ve sonra nelerle meşgul oldular, bunlara bakmak lazım.

Peki neyin peşindeydiler?

Bence bu insanlar yaşadığımız hayata uymaya çalışan insanlardı. Ve bu bakımdan da çok önemli bir değişiklik olmadı, hala uymaya çalışıyorlar.

Yaşadığımız hayata uymaktan kastınız ne, yani bu olumsuz bir şey mi?

Yaşadığımız hayatı olumsuz bir şey olarak görüyorum, çünkü berbat bir hayat yaşıyoruz.

Yani yaşadığımız hayatı değiştirmek için bir adım atmadılar mı?

Şimdi Türkiye’nin vatan olmasından bahsettik, Türkiye bir vatan olacaksa, onun vatandaşları da olacak, Türkiye, dünya ölçüsünde önemli bir gelişmenin işaretini veren bir toplum olmayacaksa, ne olacak. Eğer biz de komşularımız gibi olacağız diyebiliyorsa, bu komik bir şey, Türkiye’nin bütün komşuları Osmanlı vilayeti, yani Türkiye herhangi bir Osmanlı vilayeti gibi mi olacak?

Peki ne olmalı?

Ne olmalı, -meli -malı çok zor bir fiil…

Türkiye bir medeniyet mi üretmeli?

Türkiye’nin yeni bir medeniyet üretmesine gerek yok ki, Türkiye sahip olduğu kültürü geliştirmekten başka bir vizyonla yüklü olmasına gerek yok. Türkiye’de eğitimin, değerinin ve etkinliğinin düşük tutulması Türkiye^de yaşayan herkesin çok rahatsız olduğu bir şey olmalıdır. Adam olmuş hiç bir toplum yoktur ki, eğitimi berbat olsun. Bakın mesela, 2. Dünya savaşını kaybeden Almanya, Almanya’yı işgal eden kuvvetlerden ilk önce okulların açılmasını istemiş. Ekmekten önce okulların açılmasını istemişler. Tamam, müfredatı siz düzenleyin falan filan, ama okullar açılsın. Eğitim düzeyi yüksek olmayan bir toplum hiç bir şekilde bir şey olması söz konusu değildir, çünkü insan olmak demek, doğrudan doğruya bilgiyle olumlu bağlantı kurmak demektir. Bilgiye sırtını çevirmiş bir toplum, ancak şeytanın hoşuna giden bir toplum olabilir. Aslında şeytanın tatile çıktığı bir toplumdur. Bakınız, Lale Devri dediğimiz zaman, batılılaşmanın başladığı zaman olduğu söylenir, benim anlayışım içinde Lale Devri, Türk toplumunun mütekebbir bir müdafaasıdır. Yani kibirli bir savunmaya geçmiştir Osmanlı o zaman, aslında Türk toplumunun da işaretlerini vererek. Eğer Batımda bir medeniyet varsa, İstanbul’dan verilen işaret şudur: Biz de sizin çok övündüğünüz şeylerin, çok üstünde değerler mimlenmiştir. Bunu çok rahatlıkla gösterdiler. Ama işin içinde diğer, işte teknolojiye ilişkin, ekonomiye ilişkin başka boyutlar var, o yüzden sanki mesele Türkiye’nin biraz aşağı indiği izlenimini uyandırıyor ama öyle değil. Mesela bugün dünyada çok büyük bir güç gibi gözüken Japonya, sadece bizim kaybettiklerimize taliptir. Şöyle bir karşılaştırma yapılıyor: Doğulu bir toplum olarak Japonlar nasıl oldu da başarıya ulaştı? Türkler nasıl oldu da başarısız oldu? Böyle bir şey mantıksız bir karşılaştırmadır. Çünkü Japonlar bizim kaybettiklerimizi ele geçirmiş bir topluluktur. Öyle bir başarı falan filan söz konusu değildir. Biz dünyada yaşanabilecek toplum ilişkilerinin belkemiğini oluşturuyoruz. Yani bizim sahip olduğumuz toplum ilişkileri dünyanın hiç bir yerinde daha iyi değil. Bu birebir insan ilişkileri, aile ilişkileri, insanların devletle olan ilişkileri, vs. bütün bunlarda bizim, dünyanın her hangi bir yerinde, “ah şunlar gibi olabilseydik” diyebileceğimiz bir toplum yok, biz kendimiz, ne olduğumuzu fark ederek insanlara “bakın işin aslı bumda” deme şansına sahip bir toplumuz.

Türk toplumunun geçmişinde böyle bir tecrübe yaşamış olması neden bize bir ayrıcalık versin ki? Ve böyle bir ayrıcalığa sahip idiysek neden geri kalmışız? Neden öyleyse bu berbat hayat? Neden ayrıcalıklı olalım ki?

Ayrıcalıklı olmak üzere harekete geçmiş değiliz, doğrusunu yapmak üzere harekete geçmiş bir toplumun devamıyız. Şanlı tarihimizden falan bahsetmiyorum, ama bizim oluşturduğumuz toplumsal yapı ve geçirdiğimiz tecrübeler, dünyada insanların bakıp bir şeyler öğrenecekleri hadiselerdir. Bunu söylüyorum. Bunu önce bizim bakmamız, bizim değerlendirmemiz, kıymetini bilmemiz gerekir. Bizim doğrudan doğruya pek iç açıcı bir hayatımızın olmayışı, ileri gelenlerimizin seçkin bir zümre teşkil etmemesindendir. Yani bizim yüksek bir tabakamız var, ama bu yüksek tabakanın değerleri yüksek değil. Bu tersliği batılılaşma süreci içinde bir şekilde edindik ve günden güne biraz gelecek vazederek bu güne geldik. Her derce kaydetmede bir karşı imkân da doğdu. Aslında Türkiye son sözünü söylemiş bir ülke değil ve bu imkân Türkiye’nin tekrar dikkatleri üzerine toplayacağı bir ülke olması şansını Türkiye’ye tanıyor bence.

Peki yakın bir gelecekte kendi imkanını fark etme başlayabilir mi?

Bu bizim telmihlerimizle yakından alakalı, bizim toplum olarak ve toplumda sözü geçen insanlar olarak böyle bir şeye talipsek, bunu kuvveden fiile geçirebiliriz. Yani neye hazırlandığımızla doğrudan alakalı bir şey. Ekonomik olarak zaafa uğradığımız söyleniyor, ama acaba biz ekonomik olarak güçlü olmak için yakın geçmişte hangi tedbirleri almışız? Bu konuşulmuyor, çünkü böyle bir şey yok.

Partileri izler misiniz? Mesela Anap, DYP, Fazilet vs. Bakar mısınız ne diyorlar?

Bunlardan hangi parti ne söylüyor , öyle mi?

Evet.

Hayır.

Peki gazetelere bakar mısınız? Televizyona?

Çok kaçırmayacağım haberler olasını isterim, dünyadan habersiz bir insan olarak yaşamak istemem. Bazen ekrandan gazetelere de bakıyorum, yani kâğıt üzerinde değil de, sanal dünyada, ama çok ilginç değil.

Hiç mi ilginç bir figür yok siyasette?

Hayır yok. Neden yok? Çünkü Türkiye’de siyasi partiler, büyük ihtiyaçların giderilmesi için birer bahane olarak varlar. Yani Türkiye’nin o anda paçayı sıyırması için gerekli olan büyük ihtiyaçlar. O sebeple zaten hepsinin varlığı ortaya çıkmıştır. Aslında itiraf etmeli ki, meclise giremeyen CHP, bütün siyasi partilerin bir bakıma anası sayılır, işte oradan türeye gelmiş şeyler, tabi yan kollar falan da olmuş. O bakımdan batıdaki siyasi partilerden farklıdırlar asli manada. Batı da belli bir hayat tarzının, belli bir ideolojik bütünleşmenin ideolojik sonucu olarak siyasi partiler vardır ve o anlamda birbirlerinden ayrılırlar. Türkiye’de, ellili yıllarda, Demokrat Parti iktidardayken CHP ile zıtlaşmaları esnasında bir Anadolu köylüsüne demişler nedir bunların arasındaki fark? O da demiş ki; “aynı çamur, ortadan bir kağnı tekerleği geçmiş” Şimdi artık biliyorsunuz neler geçmiyor üzerlerinden…

[“Celladıma Gülümserken…” şiiri dinletildi]

Kemal Derviş’i izlediniz mi?

Ne açıdan?

Türkiye uluslararası finans çevrelerinin bir saldırısına uğradı. Kemal Derviş bu uluslararası saldırının temsilcisi değil midir? Ve başarıya ulaşması, Türkiye’nin sömürgeleşmesi, vatan olmaktan çıkması anlamına gelmez mi?

Şimdi Türkiye’nin sömürgeleşmesi meselesi bilhassa konuşulması gereken bir şeydir. Türkiye ne zaman yarı sömürge durumuna düştü, ne zaman tam sömürge oldu? Türkiye’de yaşayan insanların gerek yönetenler gerek yönetilenler olarak, hangi konularda uzlaşmaya vardıkları, birlikte hangi atılımlara karar verdikleri ve ne konuda direnecekleri meselesi bu insanların topluca halletmeleri gereken bir meseledir. Türkiye’de yöneten ve yönetilenler ortaklaşa bir karar almak zorundadır. Türkiye’nin başına birileri durmadan bela örüyor, Türkiye emperyalist saldırılar sebebiyle bir türlü adam olamıyor… Bu cümleler arkasından şöyle bir soruyu davet etmelidir: Türkiye ne yapmaktadır da dışarıdan bazılara ona engel olmaktadır? Türkiye hangi hamleye karar vermiş ve bunu icraata başlamıştır da başkaları bu konuda olumsuz etkiler uyandırmıştır? Önemli olan nokta budur. Bu Cumhuriyet kurulmadan önce de başlayan bir derdimizdir, ama Cumhuriyetçin ilanından sonra, bilhassa bir takım kaçakların, bir takım beceriksizlerin kendilerine uydurdukları mazeretler veya gerekçeler olarak yaşaya gelmiştir. Türkiye’nin bir türlü belini doğrultamayışının sebebinin dışardan yapılan etkilere bağlanması konusunda ben en güzel sözü Sabahattin Ali’nin söylediğini düşünüyorum. “Türkiye bir türlü adam olamıyor, neden, çünkü buna hep yabancı güçler mani oluyor diyenler, zevcesinin aşüfteliğini civarda çok fazla çapkın olmasına bağlayanlar gibidir.” O bunu söylüyor. Yani ne yapsın kadın, ortalıkta çok fazla çapkın var. Bence Türkiye’de dikkat edilmesi gereken şey, nasıl bir yön tutturacağımız meselesidir, toplum olarak neye talip olduğumuz meselesidir, bunların açıklıkla ve üstelik iradi bir kararlılıkla ortaya konulması gerekir, bunun dışındaki işler zaten dünya işleridir. Dünyada hiç bir millet diğerine imtiyazlar veya fırsatlar tanıyarak yaşamaz, uluslararası ilişkiler kana kan, dişe diş şeklinde yürür. Bu ne kadar nazik olursa olsun, eğer ortalıkta bir toplum, bir millet söz konusuysa. Benim bu konuda kalkış noktamızın neresi olduğu, varmak istediğimiz yerin neresi olduğu konusunda zihnimizin aydınlatılması önerim var. Bunlar olmadan, böyle kahve sohbeti gibi konuşmanın bir faydası yok bence.

Türkiye’ de Müslümanca endişeleri olmayan ama Müslümanlara kanaat önderliği yapan medyatik unsurlara nasıl bakmalıyız, onlarla nasıl bir ilişki içinde olmalıyız?

Biraz sonra söyleyeceğim sözleri söyleme fırsatı çıktığı için teşekkür ederim. Şimdi şuna dikkat etmek gerekir, Türkiye’ de Müslümanlık dediğimiz şey ne memem bir şeydir, bu bir dini vakamıdır, yoksa bir sosyal vakamıdır? Bir din hareketi olarak mı insanlar İslamiyet’e eğilim gösteriyorlar, yoksa bir sosyal hadiseyle mi karşı karşıyıyız? Şu nokta çok önemli: Türkiye’de İslami eğilimler taşıyan insanlar yüzyıllar boyunca kendilerinin tebaa olarak korunmasına yardımcı olan bir İslami yaklaşımın temsilcileridir. Kendilerinin uslu, itaatkâr ve uyumlu tebaanın bir parçası olmaları için, onlara öğretilen neyse bugün Türkiye’de İslamiyetçi savunanların büyük bir kısmı İslamiyet olarak onu biliyorlar. Çünkü özellikle batılılaşma sürecinden sonra ve bilhassa Cumhuriyetin ilanından itibaren, toplumun üst kısmında yer alan kesim, dini pratiklerini önce, sonra da özellikle dini telakkilerini bıraktılar. Bu itaatle şartlandırılmış İslami anlayışa sahip insanlar, kim Müslümanlara hafifçe tebessüm eder veya göz kırparsa, bunu büyük bir kazanç sayarlar kendilerine, çünkü bir türlü anlam veremiyorlar kendilerine. Ben neden Müslüman’ım acaba sorusuna içlerini rahatlatan bir cevapla dolduramıyorlar. O yüzden gariplikler oluyor, şahsen benim bile yararlandığım, ne yazık ki, bundan kendim istifade etmedim ama, mesela adımın duyulmasında da böyle bir zaafın payı var. Bu adam hayatının bir kısmını Müslüman olmayan bir zihniyet çerçevesinde geçirmiş, şimdi artık İslami bir yaklaşımı var. Bu mesela bana duyulan ilginin bir şekilde artmasına sebep oldu.

Baştan beri Müslüman olsaydınız bu kadar ilgi duyar mıydınız?

Ben baştan beri Müslüman’dım.

Komünist döneminizde de mi Müslümancınız?

Elbette. Kim Resulullah’ın ümmeti olmaktan çıkabilir? (gülüşmeler)

Peki o zaman bütün Komünistler Müslüman mı?

Bunu kendilerine sormak lazım. Çünkü ben Allah’a savaş açtım demiyorsa birisi tabi ki Müslüman’dır.

İslam’ın bir kuralını kabul etmiyor, ama Allah’ a da savaş açmıyor.

Allah’a savaş açmamak demek, İslam’ı kabul etmek demektir. Ondan sonra şöyle Müslüman olur, böyle Müslüman olur bunu bilemem. Bu da bir göz boyama, Müslüman’ım diye çıkmıyor, o insanların bir kısmı, hatta bazı Müslümanların da bir kısmı, hatta Müslüman değilim falan filan diyorlar, ondan sonra Müslümanlar lehine tavır takınılmasını iyi buluyorlar, böyle karışık, Müslümanların aşağılık duygusuyla alakalı bir şey bu.

Ama o insanların bir suçu yok sanki bu işte.

Hangi insanların?

Müslüman olmadıklarını söylüyorlar ama Müslümanların haklarını savunuyorlar.

Hayır, öyle bir şey yapmıyorlar. Müslümanların kendilerine iyi gözle bakmasından yararlanarak, Müslümanların bazı konularda işlerini kolaylaştırmasını sağlıyorlar. Mesela bir zamanlar 141, 142′nin kaldırılması diye bir şey vardı, bumda 141 ve 142′nin kalkmasını isteyenler, 163′ü işin içine sokuyorlar. Eğer bu destek sağlanabilirse Müslümanlar bu konuda biraz kullanılmış olacak.

Müslüman olmadığını ifade eden bir aydın genç kızların başlarını örtmelerini savunuyor, bunu neden art niyetle karşılayalım ki?

Art niyetle yorumlamak niyetinde değilim. 85 veya 86′ da BBC’de telefonla bir açık oturuma katılmıştım. Katılanlardan birisi de Mehmet Ali Aybar’dı. Londra’dan ona soruyorlar. Üniversitede kızların başlarını örtme meselesine ne diyorsunuz? Mehmet Ali Aylar şöyle bir cevap verdi: “Bu kızlar köylerinden çıkıp gelmiş kızlar değil ki, bunlar liseyi bitirmişler, bir üniversite giriş sınavı kazanmışlar, dolayısıyla bu düzeydeki insanlara başlarını mı örtecekler, başlarını mı açacaklar bu konuda herhangi bir şey söyleyemeyiz” bu normal olarak ahlaklı bir kişinin, ahlak nedir bundan haberi olan bir insanın söyleyeceği şeylerdir. Bu başörtüsüne destek değildir.

O zaman istismara bir örnek verin.

Kızların üniversiteye başörtülü olarak girmeleri ve başörtülü olarak ders dinlemeleri, kimliklerinde, diplomalarında başörtülü resimlerinin bulunmasının bir demokratik hak olduğunu söyleyenler, bu çocukları istismar ediyorlar ve bunları kullanıyorlar. Çünkü başörtüsü demokratik bir hak değildir, dini bir vecibedir. Üstelik hür ve namuslu kadınlar başlarını örter, cariyelerin başlarını örtmeleri doğru değildir, başını örtmek kadınlara verilmiş bir imtiyazdır, hak değildir. Sadece üstün nitelikli kadınlar başlarını örterler. Bana sorarsanız, benim yetkim olsa, bazı kadınların başlarını örtmelerini yasaklarım. Çünkü sizin baş örtmeye hakkınız yok derim, siz namuslu ve hür kadınlar değilsiniz, dolayısıyla başınızı örtemezsiniz. Başını örtmek üstün bir şeydir, yüksek bir şeydir, hiçbir zaman başörtülü bir kadın, başı açık bir kadının himayesi altına giremez. Başını örten bir kadın başı açık bir kadını himaye edebilir. Başın açık gezebilirsin diye ona iyilikte bulunabilir, ama tersi olmaz. Çünkü dediğim gibi hür kadınlar başını örter, Hz.Hatice başını örter.

İslamiyet bir siyasi hareketin düşünsel donanımı içinde yer almalı mı, yoksa Müslümanlar kendi hallerinde kalmalı mı?

Meseleye ben böyle bakmıyorum, İslamiyet ve siyaset ilişkisini sanki İslami bir siyasi alternatif şeklinde görmüyorum. Türk toplumunun varlık birisi değildir, varlık şartının birincisi İslamiyet’tir. Yani İslamiyeti çekin geriye hiç bir şey kalmaz, kültürel manada. O kadar ki, Türkçe dediğimiz dil İslam etkisi dışlarda tutulduğu zaman varlığı tartışılacak bir dildir. Ben çok zaman şunu söylerim, eğer bir insan katışıksız Türkçe konuşacağım derse, hiç bir şey diyemez. Neden, çünkü hiç Farsçadır, şey Arapçadır… (gülüşmeler) sadece “bir” diyebilir. Bence Türkiye’de sadece siyaset değil, siyasi tavır, bilim yapılırken de zeminin İslamiyet olduğu kabul edilmesi lazım. Siyasi partilerin bir tanesi gayrı İslami olmayı seçiyorsa işte ona ilginç bir şey diye bakmak lazım. Yoksa siyasi partilerden bir tanesi İslamcı bir politika gütmesi de bir anormallik değildir. İslamiyeti dışlarda bıraktığınız zaman bana Türkiye’de kültürel bir değer sayamazsınız. Şunlar bizim kültürümüzü oluşturuyor ama bizim kültürümüzle alakası yok deyip bana bir hususu işaret edemezsiniz. O anlamda dilimiz, toprağımız, insanımız dinle yoğrulmuş…

O zaman İsmet Bey Türkiye’de Müslümanlar diye bir ayrıma işaret etmek de pek mantıklı gözükmüyor.

Türkiye’de İslamcılar diye bir ayrı guruba işaret edebiliriz.

Peki siz İslamcı mısınız?

Hemdi nasıl… (alkışlamalar)

Müslüman’la İslamcılar arasında ne fark var?

Şimdi ayeti kerimede iman ettik demeyiz, Müslüman olduk deriz, çünkü iman henüz kalplerimize yerleşmedi anlamında bir ifade var, anlayabildiğimiz kadarıyla. Müslümanlık bir bakıma dışsal bir şeydir, ve Allah’ın Hakim olduğunu, Allah’ın kendi hayatlarının düzenleyicisi olduğunu kabul etmeleriyle başlayan bireydir. Bunu pek fazla anlamaları da gerekmez. İslamcılık ise modern bireydir. Yeniçağın doğmasıyla birlikte toplum hayatında nelerin nasıl olduğu konusunda hem anlayışı, hem de uygulayışı, İslamcı anlamaya, bağlamaya İslamcılık demek gerekir bence. Yani İslamcı anlamaya çalışıyorum, böylece toplumu anlamaya çalışıyorum, İslamcı anlamaya çalışıyorum, böylece kendimi anlamaya çalışıyorum. İslamcı anlamaya çalışıyorum, böylece ne yapacağım konusunda bir yön tutturmaya çalışıyorum. Bu endişeleri taşıyan ve bunları kendisi taşıdığı gibi, başkasına da öneren insanlara İslamcı denir.

Peki İslamcılar işte Kuran’a dayalı bir devlet modeli önerirler mi?

Bu ekstrem bir durum. Bunu ben biraz çocukça buluyorum. Bu geniş zihnin meşgul olacağı bir şey değildir. Tarihi gelişime bakmak lazım, nerden nereye gelmişiz, biri ne yapmış, ötekimiz kim, biz kimin ötekisiyiz? Bütün bunları algılamak lazım ve böyle orta mektup çocuğu kafasıyla, böyle ucuz sloganlarla işi götürmek yanlış. Devlet anlayışının da öyle ayağa düşürülmesi yanlış. Çünkü devletten yana çıkarak da, devlete husumet duyarak ta basitleşebiliriz. Meseleyi kendi değeri ve çerçevesinde anlamak ve değerlendirmek lazım. Mesela Türkiye’de devletin neye tekabül ettiği konusu çok ağırlıkla kabullenilmiş bir şey değildir. Ya biz Avrupa’daki siyasi tahlillere göre devlet tahlillerine göre Türkiye’de devlet var sanıyoruz. Bir türlü ne olduğunu anlayamadığımız bir kendi devletimiz olduğunu sanıyoruz. Bütün bunların yerli yerine oturması lazım, bunun içinde bilgi lazım.

İsmet Özel bize doğruları söyleyecek mi?

Şimdi, İsmet Özel bize doğruları söyleyecek mi? Benim görüşüme göre bir insan hakikate erişebilir. Fakat hakikatin tecelli etmesi için iki insan lazım. Yani bir insanın hakikate ulaşmış olması, varsayalım ki onu söylemeye teşebbüs etmesi, hiç bir sonuç vermez. Hakikat ancak iki insanın hakikat konusundaki görüşleri ve hatta bilişleri, deyişleri örtüştüğü zaman tecelli eder. O anlamda, biz Allah’ın sevgilisi, Habibullah dediğimiz Resulullah ile sahabenin ilişkilerine dikkatimizi çevirmemiz lazım. Hz. Hatice’den başlamak üzere Onun o dönemdeki bütün Müslümanlarla ikili ilişkisi vardır, yani ortak anlam alanına birlikte ulaşırlar. O anlamda doğruyu söyleyebilmek için doğrularla birlikte olma zarureti vardır. Bir insanın yalnız kalarak, tek başına kalarak doğruyu söylemesi deli saçmasından hiçbir şekilde ayırt edilemez. Belki de deliler en doğru şeyi söylüyorlar, ama onların deli saçması olup olmadığı konusunda biz insanların hiç bir ortak düşüncesi yok, hatta çağdaş psikiyatride Ronnie D. LAING’in çok ilginç bir tespiti vardır. Şizofreni, kişinin hastalığı olmaktan çok toplumun hastalığıdır gibi bir yaklaşımı var. Verdiği örnekler arasında biri, bir genç kız karnımda atom bombası var diyordu, biz diyor karnında atom bombası olduğunu varsayan, böyle bir his taşıyan insanı hasta kabul ediyoruz, ama atom bombası tehdidini birbirine savuran insanları akıllı kabul ediyoruz. Aslında deli olan insanlar nükleer tehlikeyi yaratanlardır ve bu tehlikeyi yaratmış olmalarından dolayı etkilenmiş olan insan belki en sağlıklı tepkiyi veriyor, yani karnında hissediyor artık atom bombasını. Dolayısıyla deli durumuna düşmemek ve başkaları tarafından deli damgası yememek için ben doğruyu söylememekte ısrarlıyım, ama doğruyu söylemek istiyorum, doğrunun söylenmesi içinde doğru insanların temayüz etmesi, belirginleşmesi ve etki uyandırması lazımdır. Eğer doğru insanlar toplumda etki uyandırmıyorsa, doğrunun söylenmesi ihtimali ortadan kalkmış demektir. O anlamda ümit ediyorum ki bir gün hep beraber doğru konusunda doğru bir tavır içinde olabileceğiz.

İnsanlarla ilgili her şey muhayyel sayılmalıdır. Türkiye’de yaşayan insanlar olarak nerede duracağımız ve nereye yöneleceğimiz konusunda bir alış veriş merkezi doğması lazım. Bize, şu yaşadığımız hayat içinde teklif edilen şeylerin kızağa konmuş bir yer olmadığı konusunda bir karara varmak zorundayız, eğer Müslüman’sak. Son yaşadığımız yirmi senede Türkiye’de yaşayan Müslümanlar birtakım sosyal yükselme imkânlarına talip oldular. Yani toplumun itibarlı alanlarında bir yer edinmek, bu tez şu gün düşülen durumun gerekçesidir, tuzağa böyle bir yer konulmuştu, bu yer yutuldu ve şimdi de bu tuzaktan çıkılamıyor, çünkü itibarlı alanlar niye terk edildi?… Bence Türkiye’de Müslüman düşünceli insanlar, kendilerine acaba bu eğilim bunlar tarafından onaylanır mı, onaylanmaz mı diye bakılacak ağırlıkta insanlar haline gelmeleri ile bir yola girebilirler. Türkiye’de yaşayan Müslümanlar acaba buna ne der sorusunu İslami titizliği olmayan insanlar yöneltebilmelidir. Bu konuda bir şey yapmak bir bakıma düzeyi yükseltmekle ilgilidir. Dolayısıyla bundan sonra işte bu liberalleşme dediğimiz şey ne ise ben bunu pek anlamlandıramıyorum bence aslında yaşanılan hayatın tatlı kısmına katılma, o tatlıdan istifade etme anlamına gelmesi lazım o liberalleşme dediğimiz şeyin.

İslami şiir olmaz diyorsunuz, İslami gazete olur mu? Bir gazeteye bu misyonu yüklemek biraz abartı olmaz mı?

Elbette, acayip olan şey şu: o yayın organları ben İslami’yim dememiş ve demiyor. İslami parti olmayacağı gibi İslami gazete de olmaz, Türkiye’deki partiler İslamiyet’i bir zemin kabul etmek zorundadırlar, ondan sonra kendi farklılıklarını ortaya koyarlar.

İslami devlet olabilir mi?

Müslümanların “bizim” devletimiz dedikleri bir devleti olur, başka türlü düşünülemez.

O devletin ne tür kuralları olur?

Valla bu devletin gayri İslami kuralları bile olabilir, siz Yeniçeriliğin İslami bir teşkilat olduğunu düşünebilir misiniz? Bana çok tuhaf geliyor, yani mensuplarının evlenememesi falan filan, yani bir gariplik yok mu bu işte?

Türkiye Cumhuriyeti Devletine, Müslümanlar “devletim” diyebilir mi?

Dediler çoktan beri.

Mahsuru var mı?

T.C. bir İslam devleti olarak kurulmuştur. Dini İslam’dır devletin kuruluşunda, 14 sene sonra laik olmuştur, hala Müslüman bir devlet, Lozan’da gayri Müslim olarak kabul ediyor azınlıkları Türkiye, Türkiye’nin bir azınlık olmayışının sebebi Müslüman oluşudur. Eğer Hıristiyan Türkler olsaydı Türkiye’de, azınlıkların içine onlarda girerdi. Eğer Türkiye’de bir devlet varsa, Müslümanların devleti olması lazım.

Ben lise mezunu bir bayanım, programın başından beri konuşmalarınızı pek açık ve yalın bulmadım, mesela başörtüsü konusunda konuşuyorsunuz, tamam işte bunu söylemek istedi derken bir bakıyorum tam tersini söylüyorsunuz. Ben mi sizi anlamakta güçlük çekiyorum, yoksa siz mi çok ağır konuşuyorsunuz?

Her ikisi de olamaz mı? (gülüşmeler) Şunu vurgulamakta fayda görüyorum. Benim gerek konuşmalarımda, gerek yazdıklarımda, ne kadar anlaşılıp anlaşılmadığım meselesi önemli bir mesele. Hepimiz şunu aklımızda tutsak iyi olur: Zihni yetenekler bakımından yukarda olan zarar görse bile, ortalama zihniyete taviz vermek bizi bir hiç bir şekilde ıslah etmez. Yani iyilerin harcanması, kötülerin harcanmasından daha kötüdür. Üst düzeyde anlayış yeteneğini harekete geçirmiş olanlar, eğer o konuşmalardan yararlanabiliyorsa, orada amaç hâsıl olmuş demektir, halk bunu anlamaz, biz bu işi basitleştirerek söyleyelim, diyeniniz çıkıyorsa, o zaman yüksek değerde şeylerin ifade edilmesinden imtina edilir. Yani biz ancak ortalama kafanın kavrayabileceği şeyler söyleyebiliriz, bizi çok iyi şeyleri arayan insanlar çok ilgilendirmiyor, bunu belki de yasaklamamız lazım, çünkü amaç, daha zayıf kavrayışı olanın daha kuvvetli anlayışa kavuşması olması lazım. Bu manada kuvvetli kavrayışı olanların hiç yararlanamayacağı fakat zayıf kavrayışlı olanların, zayıf kalışlarının pekişmesine sebep olan bir yol izlemek bence hiç bir işe yaramaz. Ya hiç konuşmayacağız, ya da konuştuğumuz zaman en üst düzeyde olanın bir mana atfedildiği şeyle uğraşacağız. Gene can sıkıcı şeyler mi söyledim… Ben çoğu zaman can sıkıcı şeyler söylerim, onun için de çok ortalıkta konuşmam yani…

Şiir üzerine konuşalım biraz.

Hadi bakalım…

İsmet Özel’in tartışması nedir? Hep bunu merak ediyorum köşe yazılarınızı okurken…

Ben bunu çok kolaylıkla formüle edebiliyorum. Ben her ne kadar 25 yıldır doğru söylemedim desem de şunu söyledim: “O iş senin bildiğin gibi değildir”

Peki sizin bildiğiniz gibi mi?

Olabilir de, olmayabilir de. Ama en azından sizin bildiğiniz gibi değil (gülüşmeler)

Bunu biraz açma imkânınız yok mu?

Açmak çok kolay, ben yazılarımda bilmek isteyen insan için yolların açık olduğunu gösteriyorum, birçok insan söylediğini telkin etmek suretiyle hizmet etmek istediği insanın ruhunu taşlarla örüyor, yani diyor ki, bak bu söylediklerim esastır, diğerleri talidir… Ben böyle bir şey yapmıyorum, diyorum ki, eğer gerçekten bilmek istiyorsan, bunun imkânı vardır ve bu iş senin bildiğin gibi değildir, hatta senin bilmeni istedikleri gibi değildir, en önemlisi bu, çünkü bir de Türkiye’de çok önemli bir şartlandırma ve yönlendirme diye bir şey var. Keşke bu üst düzeyde şartlandırma ve yönlendirme olsa, ne yazık ki daha aza yönelik bir şey.

Cemal Süreyya, şiire neden başladığını bir gün şöyle açıklamıştır, belki günün birinde, gazetelerin birinde köşe sahibi olurum düşüncesiyle başlamıştır, ama daha sonra böyle bir hedef gütmekten vazgeçer, neden, çünkü benim yetişme çağlarımda büyüdü, Türkiye’deki gazetelerin sütunlarında, yani sütün sahibi köşe yazarları edebiyattan gelmedir. Yani bir bakıma Türkçe düzeyini, Türkçe ifade düzeyini kanıtlamış insanlara Türk gazeteleri sütunlarını açmıştır. Eğer bu vaka gerçeği yansıtıyorsa Türkiye’de böyle bir şeyin ortadan kalktığını söylemek lazım. Bunu İslamcı basın, cart basın, curt basın diye bir ayrıma tabi tutmadan, Türkiye’de neden gazetede yazdığını izah edemeyeceğimiz dünya kadar insan var. Edebiyattan gelen insanların gazetede yazmasının bir gerekçesi vardır, ama şimdi, acaba ansiklopedik bilgisi yüzünden mi, işte babasının arkadaşı olduğu için mi, bir şekilde insanlar gazete yazarı halindeler. Eğer Türkiye’de genel olarak kültürün, eğitimin ve bilgiyle olan bağlantısı olarak medya meselesiyle karşı karşıyıyız, dünyanın her yerinde medyanın belli bir etkisi var, ama Türkiye’de medya mensubu olmanın ölçütleri kaybolmuş, o yüzden böyle bir dert var.

Benim iki sorum olacak, Türkiye büyüklüğünün farkına nasıl varacak? Bir de 28 Şubat’tan sonra medyanın, İslamcı medya da içinde, dönüşünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben Türkiye’nin büyüklüğünden bahsettiğimi sanmıyorum, ben Türkiye’nin öneminden, değerinden, üstünlüğünden bahsettim, ama büyük, o garip bir ifade, neye göre büyük, mesela, Teksaslılar tartışırmış, acaba Teksas mı büyük, ABD mi büyük… Türkiye’nin önemine, tarihsel olarak değerine inanıyorum. Türkiye’den insanlık için çok önemli bir gelişmenin başlayabileceğini hem istiyorum hem de buna ihtimal veriyorum. Bu böyle, yazdıklarıma biraz dikkatle bakılırsa bu konuda birçok şeyi sıralamışımdır. Bumda da zaten bir çok şeyi söyledim, Türkiye çok önemli bir yer ve Türkler de çok büyük bir potansiyel taşıyan insanlardır. Bu bu kadar. 28 Şubattan sonra nedir bu hali pür melalimiz diye soruyorsanız, valla bunun 28 Şubattan önceki hali pür melaline de bakmak gerekir, bunu söyleyebilirim.

Hakikatin bir değer kazanması için en azından iki kişinin varlığını olması gerektiğinin karşılıklı olarak bir örtüşmenin meydana gelmesi gerektiğini söylemiştiniz, zannederim İngiltere’de bir toplantıda söylemiştiniz…

Ben İngiltere’ye hiç gitmedim..

Veya bir dış ülkede söylediğinizi hatırlıyorum…

Yaptığın bu alıntı Berlin’deki bir konuşmamdandı..

Peki oradaki insanlar hakikatin meydana çıkabilmesi için sizi anlayabilecek seviyede insanlar mıydı?

O bahsettiğimiz şeyi Mızraklı İlmihal’den alıntılamıştım…

Bumda doğruların anlaşılmasına ve değer kazanmasına yetecek kadar insan yok mu?

Burada mı?

Evet.

Bilmiyorum, bumdaki insanları tanımıyorum.

Şiire geçelim mi?

Tabi.

İsmet Özel in “biz Türkler” i nedir?

Biz Türkler, dünyadaki burjuva medeniyetine direnmenin ve buna bir alternatif oluşturmayı başarmış insanlarız, Türk dediğimiz zaman, Kapitalist burjuva medeniyetinin köstekçisi olan kişiyi anlıyorum. Onun için bunun anlaşılması lazım…

Bir Yusuf Masalı şiirinizde nereye oturuyor?

Bir Yusuf Masalı, isterseniz bir borcun ödenmesi olarak anlaşılabilir, yani ben bu toplumun içinden çıkmış bir insan olarak ve bu toplum bana bir şeyler kazandırmışsa, bu kısmını en azından ödediğim kanaatindeyim.

Peki Bir Yusuf Masalı’ndan önceki şiirleriniz bu anlamı ifade etmiyor mu?

Onlar bu borcu ödeyecek olan insanı ortaya çıkardı, bak, borç ödeyecek bir adam var, diye bir işaret taşı…

Bir mesnevi yakıştırmasına itirazım yok, ben de bunu düşündüm kitap ortaya çıkmadan önce, ama biraz önce söylediğim gibi, ben bir Türk şairi olmamın bir nişanesi olarak bunu yazdım.

Biraz önce başörtülüler hakkında bazı görüşlerinizi aktardınız, bunları İsmet Özel adına mı, yoksa İslamcılar adına mı ifade ettiniz? Teşekkür ederim..

Bende teşekkür ederim, bir kere İslamcılar adına konuşmak ifadesini yanlış görüyorum, şöyle diyebiliriz, bir İslamcı olarak konuşmak… Ben Türkiye’nin adına, Türkiye’nin sözcüsü olarak konuşmuyorum, ben bir İslamcı olarak konuşuyorum. Doğrusu bir İslamcı olarak konuşmak, bana çok havalı olan, biricik kalmaktan daha salim ve iletken bir şey gibi gözüküyor, benim yaranmaya tribünlere oynamaya hiç ihtiyacım yok, ben şüphesiz ki belli bir düşünce serüveni içindeyim ölmediğime göre, başından beri neyin derdini çektiğim konusunda, bir bakıma anlaşılmayı bekliyorum, çünkü bumdaki toplantıda da fark ettiğim kadarıyla, benim kendime mesele ettiğim şeylerin ne olduğu konusunda insanlar kendilerini bile açmaya yanaşmıyorlar, hala yıllar önce olduğu gibi, önyargılarının okşanmasını, onaylanmasını ve niçin onların önyargılarına saldırdığımın hesabını vermemi bekliyorlar, ben bunu yapmayacağım, aynı önyargıları paylaşabilirim bazı insanlarla, ama eğer farklı önyargılarımız varsa, ben kendiminkilerden vazgeçip başkalarınınkileri -rağbette olmak adına- okşamaya niyetim yok, bunlar çok prestij sağlayan şeyler değil, ama gerçekten bir dert edilmesi gereken şeyler olduğunu düşünüyorum, bu konuda kendi çapımda işaretler verdim şimdiye kadar, bundan sonra da devam edeceğim buna, diğeri başka insanlara kalmış bir şey, bir Arap atasözünün düşüncelerime çok uyduğunu düşünüyorum: “Önce yoldaş, sonra yol”. İnsanlarla, hangi insanlarla yola çıkılabileceği konusunda bir netliğe kavuşmak zorundayız ki bir yere gidebilelim, bir yolu kastedebilelim, bunu sağlamaya çalışıyorum, yoksa efendim ben allameyim, en kralını ben biliyorum, gelin benden öğrenin bunu… Böyle bir tavır içinde olmadım, başörtüsü konusunda konuşurken de böyleyim, İslamcıyım derken de böyleyim, İslamcılığın ve İslamcıların ne gibi dangalaklıklar içinde olduğunu belirtirken de bu tutumdayım. Yani kardeşim dert edinilecek bazı şeyler vardır, sen kendini bu dert edinilecek şeylere açıyor musun, benim sorduğum soru budur, biraz önce bu iş senin bildiğin gibi değil derken de bunu kastettim, yani sen kendi yaranı tanıyor musun, yaralı olduğundan haberin var mı, ve yaranın şifasının da İslam’dan geleceğini biliyor musun… benim söylediğim bundan ibaret, bunu söylemek için de çok fazla kelime kullanmak gerekiyor, ben de onu yapıyorum.. (gülüşmeler…)

Politik bir dünya görüşüne sahip olmak ve şiir yazmak, ne kadar birbirinden ayrı şeyler bunlar?

Türkiye’de şiirin yerine bir bakalım, bu dünyadakinden farklı, Türkiye’de, Klasik Edebiyatımızda bir düzyazı geleneği yok. Divan şiiriyle başlayan veya Halk şiiriyle başlayan, belki Yunus Emre’yle başlayan bir şiir söyleme geleneği var. Mevtana Celaleddin-i Rumi bir yerde der ki, belki ben doğduğum yerlerde kalsaydım ilmi eserler yazacaktım, fakat bu topraklar bana şiir söyletti. Bu manada Türk düşünce hayatı da bir yönüyle, ya da büyük bir yönüyle, şiirle bağlantılıdır. Sanıldığı gibi Divan Edebiyatı söz sanatları mecmuası değildir, aynı zamanda orda bir felsefi boyut vardır. Ama o bir yerde kalmıştır. Fakat Tanzimat’la başlayan hareket TED, Türkiye’de yaşayan, anadili Türkçe olan insanların müzmin alanını körüklemiştir, bu anlamda şiiri gözden uzak tutup diğer düşünce meselelerini bir hale koymak imkansızdır.

Bu Türkiye’ye özgü bir durum, değil mi?

Bilhassa Türkiye’ye..

İngiltere’de veya Amerika’da şiir dendiğinde bunlar anlaşılır mı?

Anlamıyorlar zaten, mesela Türkiye’de roman yazılıp yazılmadığı hala tartışılıyor…

Şiir bir propaganda aracı olabilir mi?

Propaganda benim şiirlerimden birinin adıdır, şiir yoluyla bazı görüş veya anlayış tarzına katılmayız, bir takım anlayışlarımız, kavrayışlarımız şiir yoluyla pekişmez, şiir tam tersine, eğer böyle bir takım anlayışlarımız varsa onları dener, o anlamda bu dediğiniz mümkün değil, yani şiir bir yaklaşımın yaygınlaşması için araç olarak kullanılamaz, bu demek değildir ki belli siyasi anlayışlar şiirden güç almaz, tam tersine siyasi yaklaşımlar bol miktarda şiire muhtaçtırlar.

İslamcı düşünceye katkınızı artık şiirlerinizde mi arayacağız veya Üç Mesele gibi bir başka hazırlığınız var mı?

Evet, yıllar sonra İsmet Özel bize ne yazacak, valla bunu ben bilmiyorum, bütün ömrü boyunca-çocukluğumda dâhil- hedefim şu işi başarmaktır diye desteklediğim hiç bir şey olmadı, sadece önüme çıkan işle, yapabildiğim şeyle meşgul oldum, Üç Mesele adlı kitap ta, önsözünde belirtildiği gibi, Türkiye’de yaşayan Müslümanların düştüğü üç yanılgıyı işaret etmek üzere kaleme alınmış bir kitaptır. Dolayısıyla 1978′de ben, ey din kardeşlerim, bakınız bu mesele sizin bildiğiniz gibi değildir diye bir kitap yazdım ve tabi ki, soruyu soran arkadaşın belirttiği gibi, eğer üç mesele bir çözüm sağlayacaksa, bunlar itikatta ve ibadette bulunabilir, neden, çünkü itikat dediğimiz şey, inançlar manzumesi, diğeri de kulluk. Bunları dışlarda bırakıp bir meseleyi- bunlar üç mesele dahi olmasa- çözmeye kalkan adam, en azından bizden değildir, ben doğrusu, Müslümancım, İslami kimliğimi önemsiyorum insanların, dayanışarak, birbirlerine omuz vererek bir açılım sağlamaları istediğini taşıdığım içindi. Ama ne yazık ki bu şimdiye kadar gerçekleşmedi, ben Müslümancım diyen insanlar birbirlerinin ettiğini bilenler idiler, bu anlamda kimseden bütün hadiseyi doğru kanala sokacak bir belirleyicilik beklemek yanlıştır. Bir konsey kuralım, herkes yapabileceğini yapsın denilebilir, bu kendiliğinden olabilecek, olursa ancak böyle olabilecek bir şeydir, ama olan bitene baktığımızda, aslında Türkiye’de Müslümanların hayrına bir gelecek isteyen Müslüman olup olmadığı konusunda kafamızda bir soru var. Bu anlamda insanların birbirlerine sataştıklarını falan filan da görüyoruz. Yâda biri diğerinin ettiğini söylediği zaman, bu bir yardım değil de, bir çelmeleme olarak görüyor, anlatabildim mi, o yüzden doğrusu ben bundan sonra yazacaklarım konusunda, zihnimi ancak belli bir alanda toparlayabilecek yandaşlarım olması halinde verimli olabileceğime inanıyorum. Bunlar çıkacak mı, çıkmayacak mı bakacağız..

Genç kuşak İslamcı yazar çizerlere baktığınızda neler görüyorsunuz? Bizi neden bu kadar etkilediniz ve sizden etkilenenlere neden hiç pirim vermediniz? Ve bir de “Milli şefin treni niçin beyaz?”

Sondan başlayalım… Evet görüyorsun ki susuyorum…. Bir kere ben şiiri, yaşamamı mümkün kılan, neyse o, bir nesne mi, bir kavram mı, bir uğraş mı, bir eylem mi, o olarak çok erken yaşlarda benimsedim, ben gençliğimden beri şiirlerimi belki bu benim son şiirimdir diye yazdım, yani en son şiirimi yazdım diye… Dolayısıyla hani daha güzel şiiri söyleyebilirimi ertelemedim, geriye bırakmadım, o anlamda ortaya çıkan metinler, bu adamın son sözü olduğu için bir şey oldu ne olduysa, o da sizin gözünüzden kaçmadı, sanıyorum ki şiiri bir nihai ifade olarak benimsemem belli oldu. Benden daha genç olan şair arkadaşlar bu daireden etkilendiler, başka ne oldu, ben şiirle ilişki içinde olanlarla ilişkimi gözettim, şiir yazmalarına karşı ilgisiz durmadım, ama Türk şiirinin bir yerde kendini sağlığa kavuşturması gerektiği endişesini taşıdığım için hem hece veznini uygulamış, hem de şiir titizliğini elden bırakmamış bir metnin -ki ben Süleyman Çobanoğlu’nu tanımadan şiirlerine ilgi duydum- Türk şiirinin çıkış yolunda faydalı bir işlev yerine getireceğini düşündüğüm için böyle bir tavır gösterdim.

Milli şefin treni niçin beyaz?

Yapmayın…

Tamam.

Bir şiiri yazarken bir şair bu benim son şiirim diyorsa eğer, bu çok öneli bir şey, birde sizin şiirinizin söyleyişinden kaynaklanan bir etkileme gücü de var, Bir çok genç şair arkadaş sizin şiirlerinizi okumadıklarını, çünkü okudukları zaman etkisinden kurtulamadıklarını söylüyorlar, bu konuda ne dersiniz?

Bazı hasletler milletlerin hem saadetine hem felaketine sebep olurlar, biz Türklerde, korkunç bir bağımsızlık tutkusu ve baş çekme hadisesi vardır. İsmet Özelcin şiirini beni etkiler diye okumuyorum, neden, çünkü ben kendim olmak istiyorum, bağımsız olmak istiyorum ve başı çekmek istiyorum, bir bakıma İsmet Özelcin şiirinin etkisi altında olacak insanlar benim şiirimin etkisi altında olsunlar, bu gizli bir şey olarak var ve bu fena bir şey değil. Fakat gençlik yıllarımda Andrew Gidenden okuduğum bir cümle bana epey yol göstermişti. “Eskiden kaçanlar bu soylu akrabalığa kendilerini layık görmeyenlerdir”. Aslında bir takım insanlar, şiir böyle yazılıyor diye bir İsmet Özel dönemi geçirmiş olsalardı, ondan sonrası belki çok sağlıklı bir yola ulaşabilirdi. Eğer o soylu akrabalığı kabullenmiş olsalardı, asalet devam ederdi. Bunu Türk Şiirindeki bütün aşamaları da görebilirsiniz. O yüzden bence birileri kayıpta.

Uzun yıllar boyunca, ben bunu fiilen fark ettiğim bir şey bu, sen de mi İsmet Özel okuyorsun deyip insanların birbirleriyle dost olduklarını biliyorum, şimdi bumda, hadi oradan, sende mi İsmet Özel okuyorsun diye bir tarzın yeşermesi çok rahat bir şey benim açından, ne yazık ki gazete yazılılarımda dâhil olmak üzere, benim istikamet konusunda neyle uğraştığım güme gidiyor, bu bizim köylülerin: hoca çok güzel şeyler söyledi demeleri gibi, ne söyledi diye sorulduğunda da, valla çok güzel şeyler dedi… Mesele buraya geldi, çok can sıkıcı bir durum, arkadaşımız herhalde aksini söyleyecek…

Şiir her zaman bir bilinmez bir alana doğrudur, fakat bilinen şeylerle, şiirde fark etmediğimiz, daha önceden tadını bilmediğimiz alanların ürpertisi olmazsa, hiç bir zaman karşımıza şiir çıkmaz, onun için her şairin maceraperest olması kaçınılmaz bir şeydir, yani böyle sayıklayan, bildiğimiz şeyleri geveleyen bir şair olmaz yani.

Şiir okur musunuz?

Genç şairlerin şiirlerini baştan sona nadiren okurum, çünkü tahammül edemem, bir kaç mısradan sonra, bilmiyorum…

Peki, kendi kuşağınızdan?

Kendi kuşağımdan çıkmış şairlerin şiirlerini açıp okur muyum? Şu an hayır, geçmişte okurdum, bazılarını geçmişte de okurdum, şimdi de okurum.

Kimler var mesela hala okuduğunuz?

Mesela A. Haşim var, hatta Rotterdam’da Türk Şiirimden bir örnek seçmem istendi, ben Ahmet Haşim’den bir şiir seçtim,

Hangisi?

Adını hatırlayamadım..

Yahya Kemal okur musunuz?

Zaten Yahya Kemal açıp okumak biraz mantıksız bir şey, çünkü birçoğu ezberimdedir. Kendi Gök Kubbemiz hemen hemen ezbere bildiğim şiirlerden oluşur, ama Eski Şiirin Rüzgârıyla, onları bilmiyorum. Aslında bilmek gerekir, oradaki edebi tecrübeler daha derin.

 Cemal Süreya, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Edip Cansever, ne düşünüyorsunuz bu isimler ve İkinci Yeni hareketiyle ilgili olarak?

Bir kere ben şiirin ne olup olmadığı konusundaki görüşlerimi bu insanları okuyarak edindim, yani benim şiir eğitimimde bunların merkezi bir yeri var. Bu şairlerle karşılaşmadan önce tabici şiir diye bir şeyden haberim vardı, ama bunlarla yüzsüze gelişim Türk kafasının hem özgünlüğü hemdi kapasitesi hakkında çok önemli bir ufuk temin etti bana, ama mesela özel bir isim anmak istiyorum, Metin Eloğlu, bu şairler arasında hem Birinci Yeni ve hem de İkinci Yeni’yle irtibatlı olarak Türkçe bilince konusunda erişilmez bir bütündür. Ama Türk Edebiyatında ilgi bakımından hakkı yenilmiş biridir.

Siz komünist bir şairken şiirleriniz büyük ilgi görüyordu, Müslümanken de aynı ilgiyi gördünüz mü?

Komünist şair ve Müslüman şair ayrımını açmak lazım, Komünizmin şairi, İslam’ın şairi, böyle bir yakıştırma uygun değil. Şimdi şöyle bir şey var, Türk Edebiyat çevrelerinde benim Müslüman dünya görüşüne bağlanmam aynı zamanda şiir söyleme gücümün de sıfıra ineceği yorumuyla güncel oldu. Sanıyorum ki buradan önemli bir ders doğuyor, bu adam Müslüman olduğu halde gene en kral şiiri yazıyor diyenler bir tarafta, Müslüman olduğu için berbat şeyler yazıyor diyenler bir tarafta.

Ama ağırlık en kral şiiri yazıyor diyenlerde herhalde…

Bence bakış açısı yanlış, bu adam nasıl bir şairdir ve yolunu nasıl yürüyor, şu söylenebilir, acaba kültür şiirinde genellikle yaşını başını aldıktan sonra, bir de kabul gördükten sonra, şairler bir söyleme kolaylığına ve bu kolaylıkla bir hafifliğe uğruyorlar, böyle bir şey var, ben bunun bilincinde olduğum için, o zayıf metni üretmektense az yazdım, zaten şiir yazılmaz, şiir gelir, onu beklemeyi bilmek lazım, o anlamda epey beklediğimi düşünüyorum.

Beni Sosyalist olmaya iten nedenler neyse, Müslüman olmaya iten sebepler de aynı…

Ben şöyle ifade ettim onu, ben hangi sebeplerle Sosyalist olduysam, o sebeple de Müslüman oldum. Ben Sosyalizmi benimsediğim sıralarda şiir yazarken Sosyalizm propagandası yapmayı düşünmüyordum, İhtida ettikten sonrada böyle bir dangalaklık yapmadım.

İki dönem şiiri arasında böyle bir ayrım aramak boşuna mı?

Eğer insan böyle bölünebiliyorsa, şiir de bölünebilir.

Bir Yusuf Malsalı’yla birlikte işte İsmet Özelcin şiiri iyice Müslümanlaştı yorumu yapıldı, bu doğru bir tespit mi sizce?

Ben Cinlerin Müslümanlaştığını biliyordum ama şiirin Müslümanlaştığını ilk sizden duydum, yok böyle bir şey… Birinci şiir kitabımda, içindeki şiirler 62-64 yılarına aitti, “usumu bir seccade gibi kullanıyorum yaşamakta”, üçüncü kitabımda, 1969′da yayınlanmıştı, “derin bir secde gibi rüzgâra aşılanmak”, şimdi bu adam o zamanlar İslamlaşmamış da şimdiyi mi beklemiş? Onun için bu işleri vazgeçelim, bu iş bildiğiniz gibi değil… (gülüşmeler…)

Klasik müzik dinlediğinizi biliyoruz, şiirinizdeki müzikal itenin bu müzikle bir bağlantısı var mı? Ayrıca, İkinci Yeni’yle ayrıldığınız bir şey var. Hayrette kalmak, hayret etmek, hayrete kapanmak, çok ciddi kavramlarken, sizde hayret üstü, hayret sonrası bir bilgelik görüyorum, hayrete bürünürmüş, artık hayrette değilsiniz ve hayret sonrasındasınız, sizin şiirinizde hayret bu anlamda mı algılanmalı?

Gözleminiz doğru bir gözlem, ben yazdıklarımın düzeltilebilir şeyler olmasını hazmedemem, bir kere ben dinlediğim müziklerin gerçekten nerelerde yer aldıklarını anlamak için epey ter döktüm, öyle hemen ele vermiyorlar kendilerini, Baca dinlemek, öyle koyup dinlemekle olan bir şey değil, orda yaşanan bir şey, mesela müzik dediniz ama resmi anmadınız, sanatın bütün dallarında insanların ifade gücü bir şairi etkilemiyorsa o adam bakkallık gibi bir şey yapıyor demektir, ben bunu düşünce hayatı bakımından da benimsemiş biriyim, ben gençlik yıllarımda, muazzam fikirler ileri süren bir adam olmayı değil de, bazı şeyleri anlayabilen biri olmayı iyi bir şey sayardım. Kitapları kitapçıda karıştırırken, ulan şu kitabı anlayacak kapasitede bir insan olsam bari kafamdan geçirirdim, yoksa şu kitabı yazacak bir adam diye değil, bu çalışmaya hazır olma hali, şu yüzden terlettiğim şeylerin düzeyini ummadığım bir şekilde yükseltti, anlatabildim mi, yani göze aldığım bir şeyler var ki, bir bakıma artık onlar mükemmel sayılan formlar sana bahşediliyor, yoksa insan öyle yaptım oldu ile bir şey yapamaz, sebat etmeli, aslında insanın iddiasının çok iyi güdüldüğü şartlarda ortaya çıkan şeyler değil, ceddi göze alıp, ceht gösterip, işte ancak bunu yapabiliyorum deyip teslim olduğu zaman gelen şeydir, yani bir bakıma uğraşmak başarının nerdeyse tamamıdır, insan kendinden menkul bir mükemmelliğe varamaz, müzik bu, ben kendimi, nasıl söyleyeyim, görüyorsunuz ki susarak gösteremiyorum, angajman dışında, bağlanma dışında, bir yerde tasavvur edemiyorum, sizin söylediğiniz o hayret makamında kalan insanlar bağlanmamayı da makbul sayan bir yol tutmuşlar, ben ise yol tutmazsam, nerdeyim, onu anlayamayacağımı hesaba katıp, bağlandığım şeyin kıymetine ilişkin bir şeyler dışa vurmuş sayılırım.

Bu iş bildiğiniz gibi değil diyor İsmet Özel, ama şiiri bildiğimizden de öte bir şey, bilmiyorum buna ne diyeceksiniz.?

Valla ilginç bir yorum diyeceğim.

Ben bir anekdot aktarmak istiyorum, bir şair İsmet Beye intihar etmek istediğini söyledi, bir ortamda, İsmet Bey de şu cevabı verdi: Ben de bir zamanlar bunu düşünmüştüm ama, sonra vazgeçtim, çünkü, intihar etmek geride kalanlara bir mesaj vermektir, kime mesaj vereceksin? O halde vazgeç… Şiirle ilgili olarak şunu sormak istiyorum, bir şiir kitabı beklentimiz var, o da Yahudi Olmamak (Of Not Being A Jew), hazır fırsatını bulmuşken sormak istiyorum, Yahudi Olmamak ne zaman geliyor?

Erbain’in başlığı altında daha önce yayınlanmış dört kitabımı yayınladıktan sonra, zihnimden şunu geçirdim, ölmeden iki kitap daha herhalde çıkarırım, bunlardan birincisi Bir Yusuf Masalı’ydı, diğeri de Of Not Being A Jew, bir tanesi çıktı, şimdi Allah bana şiir konuşma imkanı, fırsatı verirse, “John Maynard Keynes’ten Nefretimin Yirmi Sebebi” diye bir yirmi bölümlük şiir var tezgahımda, o şiiri bitirirsem, o şiirle birlikte şimdiye kadar yayınladığım ve Bir Yusuf Masalı’nın dışında kalan şiirlerle bir kitap yapmayı ve yazmayı düşündüğüm ama henüz yazamadığım, yazmak isteyip fırsat bulamadığım şiirleri de o kitaba siyah bir sayfa olarak koymayı, yazıldıkça ağaran sayfalar olarak… Böyle bir tasarım var. Dolayısıyla dua ediyorum ki şu “John Maynard Keynes’ten Nefretimin Yirmi Sebebi” şiirini bitireyim.

Genç şairler Türkçe’nin sevilmediği, bayağı şeylerin ön plana çıktığı bir ortamı nasıl atlatacaklar?

Atlatamayacaklar. Çünkü ben sözünü ettiğim, şiirin değerinin bilindiği, şiire saygı duyulduğu ortam, o ortamı oluşturan çok az sayıda insanın hassasiyetiyle elde edilmiş bir şeydir. On beş dakikada bu ortama geri dönülebiliniz. Ama ne yazık ki yaşadığımız günlerde, yalnız şiir değil, her konuda insanların bir baklava peşinde olduğunu görüyoruz, yani bu işin ucunda ne var…

Bitirelim isterseniz…

İyi olur.

Çok yorduk İsmet Özel’i, Bir Yusuf Masalı’ndan bir şiirle…. Ya da bir ilahiyle bitirelim…

Hep beraber ama….

[“Göçtü kervan” ilahisi İsmet Özel tarafından okundu]

Gerçekten çok güzeldi… Hiç bir şey söylemeyelim, herkese iyi geceler dileyelim, hoşçakalın.

 

Sebeb-i Telif  önerildi.

Bu metin

Samuel Simavi  tarafından hatırlatıldı.