Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Kendini öldürmeyi beceremeyen bir acizim ben. Genzimdeki toprak kokusunu üzerime sindiremedim. Nice nefessizlik çektim de varlığa tamah ettim. Her tik tak canımı yakmakta ve saatin zembereğine sarmakta beni zaman. Her dem bitmeye demlenmiş hayatın kim bilir neresindeyim. Kaygılıyım. Şimdi kaç yağmur yıkar bilmem, balçık kokulu hücrelerimi. Oysa sen, tatlı bir ritimle atıyordun şahdamarımda! Hem utanırım âhımdan hem umutlanırım dergâhından.

Yaramı tahlil ettim, kabuğunun muhtevasından ve kendimden gidemediğim günlerimi süzdüm sevda süzgecinde. Sancılı yokuşlar tırmandım. Düştüm. Her defasında kendi kabuklarıma kapaklandım. Heybesi delik deşik, arsız bir yolcuyum ben. Saklandım kuytularda ve tozlandım raflarda. Gel gör ki kirli ağızlarda bilmeceydim. Bir kitapta saklanmış iki heceydim.

Kelime telaşından soyutlanarak ve cümlelerin hodkâmlığına takılmadan konuşmak sana… Kırık dökük düşlerim için ağır aksak dualar ettim ve kör topal adımladım âminleri. Hiçbir zaman tam olamadım, hep yarım yamalak kaldım. Yalnız sende yazılır ruhum ve yalnız sende okunurum. Hâlimi tek harfle betimleyensin sen! Sustum, üç nokta mesabesinde. Şerhi yalnız seninle var olabilecek nüshalar biriktirdim içimde ve hiç bilinmedik bir lisan ile. Sana dair, seninle…

Gecelerde talip oldum aydınlığın huzmelerini toplamaya ve heceler değdi geceye ardından. Harf harf döküldüler üzerime. Sevda karasıyla kararttım gözlerimi senden gayrısına. Unutmak, unuttursun kendini ne olur! Artık bir lahzacık nisyana takati yok ruhumun. Beşerdim, şaştım. Sabrı ve şükrü anlamaya çalıştım. Kelimelerin ifade gücüyle olacak sanmıştım. Her nefes ayrı bir dil fısıldadı içime. Giyindim Yûsuf gömleğini sırtıma ve sordum tekrar tekrar kendime: “Yırtık, nefsimin hangi yerinde?” diye.

Hak edenler yücelir. Peki, yücelerin hakkını kimler verir? Yükseklerde zordur yaşamak ve yamaçlardan doruklara çıktıkça zorlaşır soluk almak. Sadrımın örtüsünü araladım ve ifşa ettim göğsümün enkazını kendime. “Taliplik senin neyine!” der gibi baktı gözlerim bedenime. Emmârede debelenip durdum belki de bunca zaman ve levvâme ile tanışmak nasip olmadı belki de nefsime. Dizlerimi bükmedim, kırdım! Kendimden koşar adım kaçtım. Yegâne özgürlüğüne saklandım. Yakasız düğmesiz elbiseyi bu âlemde giyebilenleri müşahede ettim aczimle. Tut ve çevir beni yönlerin en güzeline, tek güzeline.

Ne asil bir acıdır sana hasret. Seherlerde tan yerine ağarmaktır bir bakıma. Tohumun çiçek telaşı gibi öyle vakur ve sessiz… Bir fetih gibidir ve bütün sözde kahramanlıklardan ötedir seni bulmak. Açmak teker teker gönlün kilitlerini… Akışın, asude nakışlarını izlemek murat penceresinde… Kabım kadar öldüm ve cesedim kadar nefes aldım. Zor sorular, ağır cevaplar, tanımsız hâller… Aklın mecralarına selamınla girdim ve öylece selamet dilendim. Derdine sevdalı dal gibi yaprak yaprak kendimden koptum. Acıdım, acıyacağım! Kül olmadan kul olunmazmış anladım. Beni zamandan silecek an’a muhtacım. Beni benden yok edecek âh’a muhtacım.

Evet, fazlası var! Çok daha fazlası… Yaşamın duraksadığı anlarda fikirleri çürütmek ve bozmak ezberleri… Dayatılan ne varsa baharlara dair, alayını sürgün etmek kara kışa… Cümleler yorucu, cümleler eksik ve aciz. Bütün imla bilgilerimi topladım ve susturdum içimdeki fâni lisanları. Yok bize bu âlemde senden başka konuşulası bir dil, bildim. O vakit, tüm kokuşmuş yollar istiflenmeli köhne izbelerde şimdi. Ceset ayıklanmalı öz’den ve yalnızlığa değil, yalnıza yürünmeli. Adımsız ayaklarla biz’e yürümek zor işti.

Şimdi bir nehir tutuştursam içimde ve damlasam toprağa, yanan kim olurdu ya da kim kül olurdu? Toprak anlar mıydı beni?

Gitmelerden gittim ve korktum kalmalardan. Bir hecelik canını aldım içimdeki “Ben” denen sahte yazının. Seni sustum, sana konuştum. Bir avuç yokluk getirebildi ellerim ve varlığına kabul bekliyorum bilesin. Ölmeden evvel alma canımı ne olur!

Öyle bir rüzgarla savrul ki bana;

Yüzüm gözüm

İçim dışım

Özüm sözüm “Sen” olsun.

“Azze ve Celle…”