in

Beklenen Anadol 1

-Birinci Kısım-

Eski ama o zaman için yeni, mavi, yer yer boyalarının döküldüğü, lehim yerlerinin küflendiği Anadol arabanın ardından bakakaldı Yusuf. İki yaz tatilidir fırında çırak olarak çalıştığı ve küçücük elleriyle daha fazla ateş başında un karamayacağı için bu yaz köye gelmeyi tercih etmişti. Hoş, o bunu da isteyerek seçmemişti ama babası “Ya iş ya yoldaş!” şartını koşmuştu bir kere. 

Babasıyla birlikte gözden kaybolan mavi Anadol’un gidişini izledikten sonra Yusuf, evden aceleyle içine birkaç parça kıyafet koyabildiği çıkısını yerden alıp sırtına yüklendi. Üzgün ve uzun soluklu adımlarla köy evinin eski tahta kapısına vardı ve kapıyı sakince açtı. Yerde iki dizinin üzerine çöreklenmiş, tek elle tuttuğu kazmayla tohum yuvası açan nenesini görünce içini çok ani, değişik bir duygu kapladı ve bu duygu yalnızca buraya hastı. Titrek ve biraz da yüksek bir sesle seslendi: “Nine, nine! Ben geldim.” Yaşlı kadın arkasını dönünceye dek Yusuf da yanına vardı, nenesinin elini öptü. “Buban seni yine mi bırakıverdi burlara?” dedi yaşlı kadın. “Çalışmaycan mı bu sene usta yanında?” “Yok nine,” dedi Yusuf. “Çok yoruluyom da ben fırında. Çalışmam o yüzden bu sene. Bubam da sert çıkıştı biliyon sen de onu. Durma evde git bi’ işe yara gibisinden konuştu. Bırakıverdi gitti hindi o da beni. İn bi’ selamlaş dedim de vakti yokmuş durmadı.” Yaşlı kadın çöreklendiği yerde tekrar başını eğip kazmasını eline aldı ve titrek, hüzünlü bir sesle “Aman yavrum o da ne evini, ne anasını, atasını görür oldu,” dedi. “Acıkmışsındır sen. Diden daş oynamadan gelmeden ben sana sofra kurarım. Gel hadi evimize girelim.”

Bakır taslarda içtiği çorbanın o güzel tadını hâlâ idrak etmeye çalışırken Yusuf, buraya her gelişinde yatıp uyuduğu odayı görmek istedi. Üst kata çıkmak için kullanacağı merdivenin yanında, neredeyse her köy evinde olan kiler camının yanından geçerken içini bir korku kapladı. Ufaklığından beri o kilerin karanlık oluşundan korkardı. Biriktirdiği harçlıklarıyla alıp okuduğu çizgi romanların da bunda etkisi yok değildi tabii. İçeriye birazcık da olsa gözünün kayıp korkmaması için eğildi. Dört ayak üstünde, usul usul merdivenleri tırmandı.

Yusuf odanın kapısını araladığında alelade kireç boyasıyla boyanmış, yer yer rutubetin görüldüğü duvarlarla tekrar yüz yüze gelmişti. Odayı baştan aşağı süzdüğünde hiçbir şeyin yer değiştirmediğini, her şeyin nasıl bıraktıysa öyle kaldığını gördü. Bir ucu sobadan düşen közle yanmış eski bir kilim ve küflenmiş bir somya… Yusuf, şerbetliğin önündeki iskemleye kurulup karşısındaki çürük somya ve döşeğe dolmuş gözleriyle baktı. Şehirde biricik anacığının başkalarının evini temizlemekten arta kalan zamanda inci gibi yıkayıp serdiği beyaz çarşafları gözünün önüne geldi. Şimdiden özlemişti anacığını. Eğer memuriyette çalışan babası para hırsına bu kadar yenik düşmeseydi Yusuf’un biricik anasının elleri ne sabundan yara bere içinde olurdu ne de Yusuf sokakta oynamak yerine fırında kavrulurdu.

Yüzünü yavaşça cama çevirip sokağı seyre daldı. Burayı seviyordu aslında Yusuf. En azından özgürdü. Tek eksiği şehirdeki evi, anacığı ve küçük kız kardeşi Leyla’ydı.

Sokağın az ötesinde kahverengi fötr şapkası, hafif göbeği ile elleri arkasında yürüyen dedesi gözüne ilişti Yusuf’un. İskemleden kalkıp dedesini görmek için alt kata yöneldi. Az zaman sonra şakaklarından ve boynundan akan ter damlacıklarıyla evin kapısından giren dedesi biraz şaşkın bir ifadeyle: “Yine mi geldin len sen?” dedi hafif yüksek sesle. “Buban bu sene de seni buraya mı yamadı? Kendisi nerede Allah bilir. Hayırlı biri olaydı zaten en azından bi’ kaveye uğrar helalleşirdi.” Yusuf sakince devam etti: “Bu sene çalışmaycam da dide,” dedi. “Evde durma diye koyuverdi bubam beni bura.” Yusuf dedesinin elini öptükten sonra yaşlı adam cevap vermeden gitti ve kurulu sofraya oturdu. Yusuf çekinerek sordu: “Dide ben demin yediydim de yemek. Ben bi gitsem Mehmet’e baksam olur mu? Misketi varsa oynarız.” Yemeğin suyunu akıtarak ağzına götüren dedesi Yusuf’un sorusuna karşı başını sallamakla yetindi. Söze Yusuf’un nenesi dâhil oldu. “Aman anacığım dikkat et e mi?” dedi yaşlı kadın. “Sen bize emanetsin yavrum.”

Geçen yazın sonunda çalıştığının karşılığında kendisine kalan payla aldığı, yüzü toz tutmuş ayakkabılarını ayağına geçirdi ve elleri eski pantolonunun cebinde yola koyuldu Yusuf. Aylar sonra, burayı sevmesinin bir sebebi olan arkadaşı Mehmet’i görecekti. Birkaç sokak sonra büyük, tozlu bir demir kapının önüne vardı. Öğlenin islisinde sokaklarda yürüdüğü için terler, Yusuf’un üçe vurulmuş kafasından elmacık kemiklerine akıyordu. Güneşin de etkisiyle yarı açtığı gözleriyle ambara saman balyalarını yükleyen Malcı Mustafa dedikleri adama seslendi:

– Mustafa emmi! Ben demin geldim de Mehmet orda mı deycektim.

– Hoş geldin emmim. Mehmet hıyarı işi görünce çeşmenin oraya oynamaya gaçıverdi. Git orda bulursun ancak.

Yusuf tekrardan etrafına baka baka, kaygısız bir şekilde yürümeye başladı. Biraz yürüdükten sonra uzakta, çeşmenin önünde bir grup çocukla oynayan Mehmet görünmeye başladığında ise bu kaygısızlık yerini koşmaya bıraktı. Yusuf heyecanla bağırdı:

-Mehmet! Mehmet!

– Hoop!

Mehmet ile gözleri buluşunca Yusuf’un, biten bir özlemin keyif veren hissiyatı tüm bedenine yayıldı. Mehmet heyecanla sordu:

– Nettin olum len? Çok özlemişim seni.

– Demin geldim ben de. Bubam bıraktı.

Mehmet’in yanındaki çocuklar öylece onları izliyordu. Yine de Yusuf:

– Misket getirdin mi? Oynayalım mı?

– Yok. Bu sene sapanla kuş vuruyoz biz.

– İyi de ben napcam? Sapanım yok ki!

Mehmet bir kolunu arkadaşı Yusuf’un boynuna atıp iyice kendine çekerek:

– Şu zengin züppesi Ali va ya hani.

– Hee var.

– O satıyo sapanı emme on akide şekeri ister.

– E benim param da yok ki.

– Bakkalcı Hasan’a benim adıma yazdırırız. Didene söylemeyiz ninen ödeyiveri sonra olu mu?

– Didem duyarsa çok kızar ama.

– Korkma Yusuf’um bi’ şeycik olmaz.

Doğduğundan beri bu köyden ayrılmayan Mehmet bu köye, bu köyün insanlarına, konuşma tarzlarına oldukça alışkındı ve benimsemişti. Yusuf da bilirdi illaki bir şeyler ama ona göre işte. Mesela sadece köye geldiğinde ağız yapardı ve o da belli başlı kelimelerden oluşurdu. Genel olarak Mehmet’e göre çok daha Avrupai kalırdı.

Bakkal Hasan’ın dükkanına varana kadar Mehmet sohbeti kesmedi: “Yusuf’um bizim de ta kışın radyo bozulduydu. Bubam mekteple meşgul olmayız diye ettirmeyo radyoyu. N’apayım ben de okul olmayınca tatilde sıkılıyom. Onun bunun çocuğuyla kuş vuruyom,” dedi.

Mehmet sürekli konuşuyor, Yusuf ise arkadaşını yüzünde tebessümüyle başını yukarı aşağı hafifçe sallayarak dinliyordu. Nihayet bakkala vardıklarında Mehmet heyecanla: 

– Hasan emmi on akide şekeri alcez emme veresiye.

– Yazem deftere de kime?

– Yaz sen bana ben vercem sana.

Bakkal Hasan’dan aldığı şekerleri küçük avucuna sığdıran Yusuf, Mehmet’in ardına takıldı. Doğruca Ali’nin evinin yolunu tuttular. Mehmet yüksek sesle bağırdı:

– Ali! Bi’ bakcen mi?

– Geldim dur.

Hafif tombul olan Ali kapıya yaklaşınca Mehmet söze başladı:

– Bize sapan vercen mi?

– Verem de şekerler nerde?

– Burda işte al.

Mehmet şekerleri Yusuf’un elinden alıp Ali’ye uzattı. Ali, eline aldığı şekerleri göz ucuyla saydı ve konuştu:

– Bekleyin eve bakıp gelem.

– Tamam bekleyoz.

Devam ediyor…

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Sevdiniz mi?

20 Points
Sevdim Sevmedim
Yazar

Yazar habibe arman

nâzım'ın da dediği gibi; kafası sevmek, düşünmek ve anlamakta ısrar eden biri. izlemek, okumak ve aşık olmak neredeyse tüm hayatını kaplıyor.

Bir Çift Göz

Beklenen Anadol 2