“Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne
tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi,
pırıl pırıldı. Herkesin, ‘Veli ağanın öküzleri gibi
öküz yoktur’ demesini isterdi.”
(Yusuf Atılgan-Aylak Adam)

Ne zaman tutunmaya başladık. Anasırda var olduğumuz o meçhul günden bugüne doğru; ne zaman tutunmaya başladık bir taşa, bir ağaca, meyveye yahut bir insana, bir kadına veya erkeğe? Bu mitik dönemin neresinde düşünmeye başladık ilk defa, neresinde içgüdülerin dışına çıkıp tutunmayı gereksindik bilemiyorum. Bilmek istiyor muyum, sanırım onu da pek gereksinmiyorum artık. Başımıza bu tutunamama işlerini açan en mühim kusurumuz da haşarı bilme isteğimiz değil mi? Biliyormuş gibi davrandığımız dönemlerdeki yuvarlanıp gitme eyleminden rahatsız olduğumuz, içtimai olarak doğuştan tutundurulduğumuz tüm o şeylerden sıkılıp kabuğumuzu kırdığımız o günlerde bayağı mutluyduk çağdaş beşeriyet olarak. Önce tanrılara tutunmayı bıraktık, sonra adetlere, kendi kurallarımıza tutunmayı bıraktık. Bir ara kafamızı çevirip doğaya baktık sonra onu da bıraktık. Aynı anda belki fark etmeden kalabalıkları da bıraktık, bimbirey kaldık ortada. Elimize bir cetvel aldık, sıkı sıkıya ona tutunduk. İçimizde dışımızda ne varsa ölçmeye koyulduk; ölçüler birbirini hiç tutmadı. Boşa koysak dolmayacak, doluya koysak hiç olmayacaktı. Belki haklı olarak kuşkulanıp kavgaya tutuştuğumuz her şeyle aramız bozuldu. Derinleşmiştik bir kere, yüzeye çıkmayı gururumuza yediremezdik; insandık. O hor gördüğümüz yuvarlanıp gitme eyleminin her yer ve her zaman için geçerli olan tek gerçeklik olduğunu cetvellerle ölçe ölçe yaptığımız bombaların hafif hafif çiselediği bir gece yarısı yatağımızda bimbirey uzanıp sigaranın dumanını tavana doğru üfürürken fark ettik. Tutunacak hiçbir şeyimizin kalmadığını anladığımız o gece bilmekten nefret ettik. O gece tutunduk tutunmaya yönelik ümitsizliğimize..

Ne mi anlattım ben buraya kadar? Kalemin ve kalem tutanın macerasını elbette. Toplumsaldan bireysele doğru koştursa da hiç elden düşmeyen hep yazan ve yazdıran kalemin sergüzeştiydi bu. Birileri modern sonrası dedi bu vardığımız yerin adına. Katarsisten sonraki ilk durak. Kuşkusuz son durak da olmayacak. Bugün bildiğini zanneden parmaklarım bir gün yine bilmeyecek. Ama hep yazacak. Hep bildiğini zannedecek ve hiç yazmaktan vazgeçmeyecek. Neden mi? Çünkü tüm bu yuvarlanıp gitmelerin sonunda tüm beşeriyet elinde tuttuğu kalemin –yahut fırçanın, keskinin, sazın- hiç bırakmadığımız ve bırakmak istemediğimiz yegâne tutamak olduğunu fark edecek.

Bahsettiğim katarsisten sonraki ilk durakta bekleyenlerden biri olan Bay C. -Yusuf Atılgan’ın o bimbirey kahramanı Bay C.- bizde tutunacak yer arayanların başında gelir. Bimbireydir o da ve koşturur sağa sola, tutunmak istediği “kadın”ı ararken. Ve şöyle anlatır insanlığın topyekûn düştüğü bu boşluğu: “Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde gider gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insanlar yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, ‘Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur’ demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz , benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!..”. Dediğim gibi Bay C. ilk duraktaydı ancak umutluydu; tutunacak bir kadın arıyor ve buna “tutamak” diyordu. Hayattaki gülünç olmayan tek tutamağı “gerçek sevgi” olarak görüyordu. Sonra oradan bir yerlerden bir ses duyuldu. Daha derinden, daha demli bir ses. Bu; artık bekleyecek bir korkusu dahi kalmamış herif –Oğuz Atay’ın meşhur öyküsündeki herif- deneyimin en demli anında ortaya çıkıyordu: “Bir keresinde de bir kızı sever gibi olmuştum; bu kız bana söylemişti, her şey gibi aşk da soluklaşır demişti. Aşk da soluklaşmıştı. Artık ne sevgi kalmıştı, ne ülkü, ne de itici gizli mezhep. Hepsi tutuklanmıştı.”. Ve tüm insanlığın nedametini haykırıyordu aslında, yine sessizce ve demli bir duruşla: “(Keşke korkum devam etseydi,) Benim de bir ülküm olurdu. Tehdit zoruyla filan, ben de ülkücü olurdum. İşte gene, nereye gideceğimi bilmez bir durumda sokaklarda sürtüyorum. Evde korkuyla beklerken ya da korkuyu beklerken geçen zamanın ne de olsa bir önemi vardı, bir geleceği vardı…”

  1. Tutamağı bulan adam ve sonrasında tutunamayacağını fark eden adam; ne gariptir ikisinin de elinde bir kalem, önünde bir kâğıt. Belki farkındalar belki değiller ellerinde ve önlerinde hiç bırakılmayacak, hiç vazgeçilmeyecek nihai tutamak. Büsbütünken de bimbireyken de sıkı sıkıya tutulacak bir tutamak.

[metaslider id=805]