in

Bir Hikaye

        Orası

Şehir, onu ne gösterişli gösteriyorsa ondan kurtulmuştu. Gri, kasvetli ve ancak bir iki kendini bilmezin seveceği bir yer haline gelmişti. Kış, şehrin bütün süsünü almış, her geçen gün onu biraz daha soymuş ve halkın arasına öylece bırakmıştı sanki. Şehir artık utanan, korkak bir şehirdi. Saat 10’dan sonra tek bir canlı göremezdiniz sokaklarında, ne bir geleni olurdu ne de gideni. Artık damarlarına kadar donmuştur şehir. Bakımsız, güçsüz saçları, solgun kahverengi gözleri ile bir kadından çok, bir erkeği andırıyordur artık. Bir erkek çıplaklığında şehrin bütün caddeleri öyle yalın, öyle gösterişsiz. Çevre yolları, sanayi arabalarının dumanlarından is bağlamış. Şehrin insanları nefes nefese kalmış, bu dumandan. Ciğerleri ne doluyor ne de boşalıyor bu ağır havada. Bu havada, eski zamanlardan kalma bir yokluk var, tanıdık bir şeyden yoksun herkes. Her neyse o, aradım onu şehrin her köşesinde. Kıyafetime bütün şehrin isinin sinmesine aldırmadan. Aradım, bulamadım. Bu yüzden bu şehri hiç sevemedim, içime sinmedi hiç, buraya ait olamadım. Hep aştım burayı, bir sesi aradım, gözümde tüttü bir kıyı kenarı, ılık bir hava. Öte dünyalar kurdum içime bundan, bundan içime koca bir deniz sığdırdım. Bu yabani, bu hazımsız, bu neresinden tutsan irin akan şehirde, gizli bir dünyam oldu hep. Şimdi bu kentin itilmiş bir yanından geçiyorum. Babam buraya “yolun aşağısı” derdi. “Yolun aşağısı tekin değildir, yolun aşağısında bizim ne işimiz var, ne işimiz olur orada.” yolun aşağısı cehennemin bir ucu. Nereden, nasıl ettim de geldim buraya…

Köprüden tren raylarına bakıyorum. İki şey geçiyor aklımdan birincisi iyi, ikincisi fena. İlki buradan gitmek. Buradan gitme isteği boylu boyunca geçiyor aklımdan. Diyorum ki bir tişört bir pantolon, atla trene neresi olursa, nerede durursa şimendifer, orası yurdun olsun. Belki Ankara, belki başka bir yer ama gitmek olmalı ucunda. Ankara’ya ilk indiğim zamanı hatırlıyorum hemen -çok önceleri tabii- şu köşede dursam, unutur mu beni benden olan bile demiştim. Sonra Ankara’yı da sevemedim. Bir yer aklımın bir köşesinde kaldı hep. Aslında Ankara’yı sevmeye çok çalıştım, sevdiğim bir hanımefendi vardı, onun en sevdiği memleketti Ankara. Öyle ki benim de en sevdiğim memleket oldu. Fakat neden sonra sevgim kalmadı ikisine de… İkisini de kaybettim. Ne tuhaf, kiminle neyi sevsem o da gidiyor onunla, ne tuhaf. Ankara’yı kenara bırakalım be. İşin romantizmi orası. Ben hep lafı böyle dolandırırım. Dolandırır mıyım? Galiba. Aklımın bir köşesinde başka bir yer var. İşte orası, benim ben olmam gereken yer. “Orası” öyle bir yer işte. Ama burası ne böyle, iki büklüm sığmaya çalışıyorum koca şehre. Bu şehir köy yolları gibi dar, dikenli otlarla sarılı sanki her yanı, yollarında yürüdükçe her yanıma batıyor. Batıyor işte bu gözler, bu dik dik bakışlar…

Bu şehrin iki yakası var aslında kimse bilmez. Ben bu şehrin ortasından bir nehir geçiririm. Kuşları vardır konuşkan, ağaçları gölgesiz, bulutları kadifedendir mesela. Çocukları burunlarını kollarına siler. Bu insanlar mutsuzlar mı desem, yoksa mutlular mı? Bilmiyorum ama bu şehrin insanlarında bir şey var, bu şey her neyse en derinde, çok çok derinde. Binlerce yıllık bir ağırlığı var onun üzerimizde. Mutluluk nedir diye sorsan, bilmiyorlardır ne olduğunu ama hiç mutsuz da olmamışlardır (gibi). Bu şehirde bir şey var, her neyse o, boktan bir şey. Şimdi bir ara sokağa girdim, hemen rayların yanında evler. İnsan nasıl dayanır trenlerle yaşamaya. İnsanlar trenlerle gidip gelmezler mi? Gelmezler.

İki şey düşündüm dedim birincisi bu şehirden kalkıp gitmekti. İkincisi ara sokaklara inip, tehlikeli adamların çelik gibi donmuş bakışlarından gözlerimi kaçırıp, yabancısı olduğum bu yerde bir kahvehane bulup, bir-iki bardak çay içip eve dönmekti. İkincisini yaptım. Bir-iki bardak çay ve bunları düşünürken hiç de tekin olmayan adamlar ile tekin olmayan bir kahvehanede oturdum. Çekingen bir adamımdır, çocukça ve alaycı bir yüz ifadem vardır. Her zaman dışarıdan görenlerin bana sataşmak isteyeceği, sinire dokunan bir tavrımın olduğunu düşünmüşümdür. İnsanlar ilk girişte çabucak süzdüler beni. Sonra kimi tavlasına, kimi önünde duran istekaya döndü. Bir süre bana bakanlar oldu tabii. Fakat hem bir köşeye geçmemden hem de ne kadar rahatsız edici bir yapım olsa da sakinliğimden olacak onlar da beni seyretmekten vazgeçtiler. Bir şeyler karalamak için cebime koyduğum kâğıdı ve kalemi zor bela çıkardım. Geleceğe dair bir şeyler düşünüp, planlar yapmaya başladım. Üniversite bitiyordu, ben birinci sınıftan bu yana bir tek bunun mümkünlüğünü düşünmüştüm. Üniversitenin bitmesi, işte o da bitiyordu ama ben, ben hala huzursuz hala isteksizdim bir şeylere başlamaya. İnsan kaç kere gelir şu dünyaya? Ne yapmalı, ne etmeli ama gelindiği gibi gidilmemeli diyorum. Varsa bir başka âlem, bir başka dünya rezil olmayalım yedimizde neysek yetmişimizde o olup. Varsın dönek desinler, dönek olalım. Durunca ne olacak, durduk bunca sene ne oldu? Ben başka bir dünyaya gideceğimden de değil, inandığımdan da değil. İnsanca yaşamak istiyorum aslında. Çok uzun zamandır bu memleketten gitme hayalleri kuruyordum. Fakat gel gör ki imkânlar işte, olmayınca olmuyor. Ha hala geç değil, kafamın bir köşesinde işliyor o fikir. Ben her şeyden çok bu şehirden gitmek istiyorum aslında. Bu şehir leke gibi insanın üstünde, tiksiniyorum her kişisinden ama ne zaman gitmek gelse aklıma, ne zaman kurtulmak istesem buradan. Aklıma hep “orası” gelir. “Orası neresi?” diye soruyorsunuz, mutlaka. Ama söyleyemem ne yazık ki. Söylersem, benden evvel gidersiniz, yerleşirsiniz. Aman bir de mutlu falan olursunuz. Dayanamam a. Dayanamıyorum zaten mutluluğa, dozu kaçınca arsızlığa dönüşüyor. Dönüşmüyor mu sahiden söyleyin bana. Eğreti durmuyor mu? Bakın, onca şöhretli insana mutluluk yüzlerini keçe gibi etmiş. Ben sevmem mutluluğu a canım. Aman laf karışmasın, “orası” dedik en son. Denizi desen var, kalabalık da değil. İnsanlarının huylarını bilmem, oradan kimseyi tanımadım. Oraya hiç gitmedim de açıkçası ama bu adam neden “orası” diye tutturmuş derseniz; canım istediği için. Şeytanın aklına bile gelmeyeceği için. Az şey mi be! İnsanın canının istediğini yapması. Az şey mi sevmek bir şeyi hem de nedensiz. Sevmek başlı başına iş değil mi? Yetmez mi sevmek? Ölür müyüz, biter miyiz? Mutluluk da değil vallahi. Sevmek kardeşim, sevmek[1]. Yaşamı, bir şehri, kendini, özü… Sevdalılarla akrabayım ben. Öyle uzaktan falan değil a, yürekten.

Bu arada burada çay 1 liraymış, o kadar sevindim ki buna, kahveci bile şaşırdı yüzümdeki tebessüme. Arkamdan meczup[2] diyecek muhtemelen, kahvedekiler de cık cık deyip üzülecekler halime. Ben ise bir işin sonunu yine sevmeye/sevgiye bağlamış bir halde hayallerimi cebime koyup yola koyulacağım.

-Hava amma soğumuş ha.

[1] “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Sait Faik ABASIYANIK.

[2] Cezbeye kapılmış, deli.

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Yorumlar

Leave a Reply

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Sevdiniz mi?

Yâr'e

heybedar.com kullanımı hakkında