Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

“Bazı şehirleri özlemek, tek gözlü bir odaya toplaşıp annenin

yaptığı sıcak tarhana çorbasıyla ısınmayı özlemek gibidir.”*

Her sabah olduğu gibi bu sabah da evlerinin bitişiğindeki camiden gelen ezan sesinin odayı doldurmasıyla uyanıyor Yaşar dede. Yatağında doğrulup pencereden dışarıyı seyrederken sızlayan dizlerini ovalıyor bir müddet, kalkıp odun ve kömür getirmek güç toplaması gerekiyor. Güneş yüzünü göstermediğinden gaz lambasını yakıyor ve bahçeye açılan kapının sürgüsünü çekerek kömürlüğe doğru ilerliyor. Ağır aksak yürüyor, beli bükülmüş epey yaşlanmış. Gücünün yerinde olduğu dünleri düşünüp hüzünleniyor. Gözleri buğulanınca eladan yeşile döner, yine öyle oluyor. Hatice nineyi anımsatıyor bu durum, yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşiyor. Çünkü Hatice’si O’nun en çok yeşile dönen gözlerini seviyor. Hatice nine onun için yürüyebilmek adına ihtiyaç duyduğu bastondan farksız. Nasıl ki baston ona madden üçüncü bir ayak oluyor manen bu vazifeyi Hatice nine üstleniyor. En büyük sırdaşı kardeşi Cuma emmi gittiğinden beri onu anlayan bir tek Hatice’si var. Torunları, çocukları elbet yüzünü güldürüyor ama O başka. Yetmiş yıl aynı yastığa baş koymuşlar Hatice nine ile. Daha çocukken birleştirmişler hayatlarını, birlikte büyümüşler, hayatı öğrenmişlerse şayet bunu da birlikte yapmışlar. Hatice nine Yaşar dedenin her şeyi. Öyle şimdiki gençlerin diline pelesenk olmuş ama dilden yüreğe geçememiş türden bir ‘her şey’ değil bu. Eski toprak nev’inden her şey.

Yaşar dede getirdiği odun ve kömürü sobaya atarken sessiz olmayı başaramamış olacak ki Hatice nine gürültüye uyanıyor. Beyinin sobayı yakışını seyrediyor önce, sonra mertek tavan üzerinde gezdiriyor gözlerini, odayı aydınlatan gaz lambasının loş ışığı altında. Mertek tavandaki odunları izlemek çok hoşuna gider Hatice ninenin. Kimi düz ilerleyen kimi eğrilip bükülmüş odunlar bunlar. Soğuğu insanın içine işleyen betondan duvarlara gözünü açmadığı için şükreder hep. Onun için evi yuva yapan iki güzel şey var: soba ve mertek tavan. Bu sebepten oğullarının tüm ısrarlarına rağmen bir apartman dairesine göçmemiş. Ayrıyı gayrıyı sevmiyor, sobanın birleştirici gücüne inanıyor. ‘Ah’ diyor ‘soba dile gelse de anlatsa bildiklerini.’ Çocukların doğdukları günlere, evlendikleri günlere, bayramlara, ramazan sofralarına, mutlu oldukları her ana şahit. Odanın baş köşesinde boşuna değil yer alması.

Bu düşünceler kol gezerken kafasında gece sobanın sönmesiyle soğumaya başlayan evin ısınmasını bekliyor Hatice nine. Yaşar dedenin abdest almasına yardım ettikten sonra sıra O’na geliyor. Birlikte namazlarını eda ediyorlar. Sonra Hatice nine üzerinde küçük çiçekler olan entarilerinden birini giyiyor, kenarı iğne oyalı düz beyaz yazmasını takıyor, artık giyinirken hayli zorlanıyor. Yaşar dede de şalvarının üzerine koyu renk ekoseli gömleklerinden birini ve cepkenini giyiyor. Cepkeninden çıkardığı babasından yadigar köstekli saate bakıyor. Vakit epey ilerlemiş, hava iyiden iyiye aydınlanmış.

-Hatice Hanım!

-Buyur Bey?

-Biraz hava alayım diyorum, var mıdır bir isteğin?

-Bey, diyorum ki bugün çocukları çağıralım, ben tarhana çorbası yanına da sobada kömbe yapayım, patates közleyeyim sen de bakkaldan kestane alıver, şöyle güzel bir gün geçirelim ne dersin?

-Olur tabii Hatice’m, özledik hem çocukları, çok güzel olur.

Yaşar dede mahalle bakkalının yolunu tutuyor. Hatice nine de önce çay suyu koyuyor sobanın üstüne sonra kış için hazırladıkları yufka ekmeklerden suluyor. Yaşar dede de gelince karınlarını çok doyurmadan peynir, zeytin atıştırıyorlar; kömbeye yer kalsın.

Hatice nine çok hasta, evi çekip çevirmekte çok zorlanıyor artık. 85’e merdiven dayamak kolay değil. Ama söz konusu çocukları ve torunları olunca unutuyor hastalığını. Hemen işe koyuluyor, Ahmet kıymalı sever kömbeyi, Bayram ıspanaklı, Zeynep ve Suna’da çökelekli. Hepsinin gönlü olsun deyip hazırlıyor ayrı ayrı içleri. Doya doya yiyelim hep birlikte. Sevgisini de katık ediyor elbette kömbesine Hatice nine. Hazırladığı tepsileri sırayla sobanın içine pişirmeye bırakıyor. Sonra tarhana çorbasını yapmaya koyuluyor. O sırada Yaşar dede de yanından hiç ayırmadığı çakısıyla kestanelere boydan boya çentikler atıyor, daha kolay pişsin ve kabuğundan kolayca ayrılsın diye. Demek pişmek için yara almak gerek.

Sıra patatesleri közlemeye geldiğinde kapı çalıyor, el öpme ve kucaklaşma merasiminin ardından kısa bir muhabbet. Sonra tüm yaşanmışlıkların şahidi sobanın yanına kurdukları yer sofrasının etrafına diziliyorlar. Taslara pay edilmiş sıcacık tarhana çorbasını içerek başlıyorlar yemeklerine.Hatice ninenin sevgisi kömbeye lezzet katmış olacak yedikçe yiyorlar. Kaşla göz arasında yayık ayranı da yapmış Hatice nine, kömbenin yanında iyi gider diye. Onlar yemeklerini yerken patates de közleniyor. Yemekten sonra tuzlayıp yedikleri közlenmiş patateslerin lezzeti de bir başka oluyor. Sıra çay faslına geldiğinde eline çayını alıp köşedeki minderlerden birine bağdaş kurup ailesini seyretmeye başlıyor Hatice nine. ‘Ne iyi oldu böyle; okuldu, işti derken uzun zamandır toplanamamıştık.’ diyor Yaşar dedeye. İkisinin de yüzlerinde mütebessim bir ifade. İkisi de dünyayla alacak vereceklerinin kalmadığının farkında. Soba yine şahidi bu mutluluğun, belki de kaynağı..

Güneşin doğuşuyla birlikte eve neşe katan çocuklar, güneşin batışıyla birlikte çeşitli bahaneler eşliğinde bir bir ayrılıyorlar yanlarından, yine kaldılar baş başa. Yatsıyı da kılıp uzanıveriyorlar yataklarına, yorulmuşlar. Son zamanlarda adet edindikleri helalleşme faslını da bitirdikten sonra uyuyorlar.

Yaşar dede penceresine kadar uzanan ceviz ağacındaki güvercinin kanat çırpma sesiyle gözünü açtığında kendini elinde bir fotoğraf, başını duvara yaslamış halde öylece dışarıyı seyrederken buluyor. Fotoğraftaki gözlerin sahibine onun sevdiği gibi yeşil yeşil baktıktan sonra gözyaşlarını kuruluyor. Güneş yüzünü göstermiş, Yaşar dedenin yüreğini değilse bile odayı aydınlatmaya başlamış.

 

*Tarık TUFAN, Bir Adam Girdi Şehre Koşarak