in

BİR PARK MEVZUSU

Saat öğlen 14.00 sularıydı sanırım. Tam olarak bilmiyorum. Güneşin sıcağı sırtımı yakmaya başlamıştı. Oturduğum bankın tam karşısında kocaman bir çınar ağacı… Bu çınar ağacı hikayelerin, şiirlerin olmazsa olmazı. Ha bir de ceviz ağacı var tabi ama bunun konumuzla hiçbir ilgisi yok. Arkamdaki ağaç beyaz pıtır pıtır çiçekler açmış. Hayata tutunmaya çalışıyor. Gökyüzü masmavi umut aşılıyor sanki insana. Peki ya ben? Bunca ışıltının bunca güzelliğin içinde ben nerdeyim? Ben bu güzelliklerden birinin parçası değilim. Bembeyaz bir sayfaya simsiyah bir kalemle yapılan kötü bir resim gibiyim. Olmamam, bulunmamam gereken bir yerdeyim. Eğreti duruyordum tüm bu neşeli evrenin içinde. Elimde parkın kapısının girişindeki çöpten bulduğum kitapla… Mevzu kitap değil. Kitabı okuyan bendim ! Ayakkabıları delik, üstündeki gömlek yırtık, pantolunu toz içindeki bendim ! Haykıramıyorum ben de insanım, ulan ben de sizin gibi biriyim , benim de duygularım var. Benden iğrenen bakışları her gördüğümde elimin üzerinde sigara söndürüyormuşsunuz gibi canım yanıyor be ! yapmayın ! diye bağıramıyorum.

Oysa beni de aranıza alsanız; beni bir dinleseniz Nazım Hikmet’ten şiirler okurum size demek istiyorum. Diyememekten ziyade utanıyorum da bu bakışlardan, küçülüyorum, yok olup gidiyorum koskoca cüssemle. İnsanlığım son buluyor. Ne yaptınız bana böyle diye hesap sormak istiyorum hepsinden tek tek. Ama boşuna bu düşünceler. Onlar nasıl ayakta kaldıysa ben de öylece yıkıldım işte. Hepsi bu!

Saçma sapan düşünceleri bir kenara bırakıp gözüme takılan bir adamı incelemeye başlıyorum. Şık ve temiz giyimli, güler yüzlü bir adam. Önünden geçen çocukların yüzüne gülümsüyor. Gerçekten hem de sıcacık gülümsüyor. Kağıt helva satan bir ihtiyardan kağıt helva alıp,kısa bir sohbet ediyor. Yine sıcacık… O kağıt helvayı satan ihtiyar benim önümden geçip giderken yüzüme dahi bakmıyor. Bütün kağıt helvalardan tiksindiğimi hissettim. Eğer bir baltam olsaydı o an ihtiyarın kafasına indirebilirdim. Neden ben de diğer adam gibi sıcacık olamıyorum. Şık kıyafetlerim, pahalı bir telefonum yok diye mi?! Elimdeki kitabı kaldırıp bak benim de elimde bu var deyip sallıyorum. Sallarken kitap yere düşüyor. Sayfa 375 ‘ gökyüzüne bak, uyanacaksın.’ cümlesini okuyorum istemsizce. Kitabı yerden alıp gökyüzüne bakıyorum. 3 tane kuş ağaca konuyor. Ben tekrar adamı izlemeye başlıyorum.

Etrafına bakınmayı bırakıp, ayağa kalktı ve parkın çıkışına doğru yürümeye başladı. Ben de onu takip etmeye başladım. Adam yürüyor ben de arkasından yürüyordum. Adamın şapkası dikkatimi çekti, elinde tutuyordu. Çok pahalı  bir şey olduğu belliydi. O şapka benim olmalıydı. Evet kesinlikle benim olmalıydı. Karşı koyamadığım kadar yoğun bir duyguyla istiyordum. Şapkayı nasıl ele geçirebileceğimi düşünürken geldiğimiz sokakların ne kadar tenha olduğunu fark etmemişim. Parkta oturduğum sırada izlediğim ağaçlardan, umut dolu o pırıltılı havadan eser kalmamıştı. Hava ne ara bu kadar bozmuştu. Evler nasıl olur da bir anda bu kadar kasvetli görünebilirdi. Her neyse bu saçma sorulara takılıp, şapkanın izini kaybetmemeliydim. Belki adam bir an boş bulunup düşürür ya da bağcıklarını bağlamak için bir yere bırakır ve ben de alır kaçardım. Ah hadi ama daha fazla bekleyemem daha fazla bu sıkıntı kokan sokaklar arasında dolaşamazdım. Ama adam asla yorulmadan yürüyordu. Nere gideceği hakkında binlerce senaryo yazarken kafamda adam sokağın sonundaki şehrin en büyük mezarlığının kapısının içerisinden girdi. O girdi de ben nasıl girecektim? Tüm bedenimi bir titreme aldı. Kalbim boğazımda atıyordu sanki korkudan. Anlam vermediğim bir acı çöktü ayaklarıma. Ilerleyemiyordum ve biraz daha beklersem şapkayı gözden kaçırabilirdim. Kendimi topladım ve devam ettim yavaş yavaş. Kargalar acı acı bağırıyordu. Uzaklardan köpek ulumalarını duyuyordum. Ürperiyordum. Açıkçası deli gibi korkuyordum. Evet ben korkuyordum resmen. Ama o adam ? Şık elbiseli, pahalı şapkası olan adam nasıl oluyor da korkmadan ilerleyebiliyordu ? Hadi ama topla kendini ve odaklan. Adam fazlasıyla uzaklaştı. Durduğunu farkettim. Evet durdu bir mezarın başında. Hızla ilerlemeye başladım. Bir yandan da dua sözcükleri mırıldanıyordum ki şüphelenmesin diye benden. Sonunda adamın mezarının başına gelmiştim. Dua ettiği kişi eşiydi herhalde. Belki de ölen annesiydi. Mezar taşının karşı tarafına geçmem gerekiyordu. Şüphe uyandırmadan, sanki başka bir mezar taşı arıyormuşum gibi adamın olduğu tarafa doğru yürüdüm. Adamın birkaç adım arkasındaydım işte . O da ne ?! Kafamdan kaynar sular boşaldı, kendimden geçmek üzereydim. Sıtma krizine girmiştim sanki. Yaşadığım şoku hangi kelime tarif edebilir ki ? Hangi cümleyle anlatabilirim kalbimdeki acıyı, dönülmez bir yola girdiğimi , pişmanlığımı, duyduğum vicdana azabını nasıl anlatabilirdim ? Bacaklarım taşıyamadı bunca yükü dizlerimin üzerine çöktüm. Karga sesleri çoğaldı. Acı acı devam etti ve ben haykırırcasına ağlamaya başladım. Mezar taşında kendi adım ve doğum tarihim yazıyordu. Toprağın üzerinde yılanlar geziniyordu. Şapkasını takip ettiğim adam yalnızca boynunu hareket ettirerek bana döndü ve gözlerinden çıkan ateşi gördükten sonra keskin ve kısa bir çığlık attım.

Uyandığımda kapısının önündeki çöpten kitap bulduğum parkın bir bankının üzerindeydim. Uyuyakalmış hatta kabusun etkisiyle sayıklamış biraz da bağırmışım. Polisler toplanmıştı başıma. Elimde o kitap, sayfa 375 ‘gökyüzüne bak uyanacaksın’ yazısını okudum. Ayağa kalkıp gökyüzüne baktım.

Uyandığımda sıcacık evimde, sıcacık yatağımda yanımda kedim kadife ile  birlikteydim. Üzerimdeki tişört sırılsıklam. Alnımdan terler akıyor hala. Saat sabah 06.00’ı gösteriyor. Kendime çok daha fazla çalışmam gerektiğini hatırlatıp, duşa girdim. Saat öğlen 14.00’ı gösterdiğinde evimin karşısındaki park bulunan araziyi satın almaya karar verdim.

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Sevdiniz mi?

10 Points
Sevdim Sevmedim

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GIPHY App Key not set. Please check settings

7 Comments

Loading…

0