hangi anda geçiyor olursa olsun keskin bir bıçak griliğinde ışıldayan

tutkulu bir şiir gibi olmalı.

Kazandığımızda ve kaybettiğimizde,

özlediğimizde ve kavuştuğumuzda,

gittiğimizde ve beklediğimizde bile satırlarına dokunabileceğimiz

bir şiiri yaşar gibi yaşamalıyız hayatı.

Hissettiğimizden daha kısa

ve olmasını istediğimizden daha uzun bir yolculuk gibiyken hayat

ve her köşesinde binbir gizem varken

ve bizler kaybediyorken her an biraz daha ve ölüyorken bir çocuk,

bir kadın ve bir adam bir köşede bağırarak

ve duymuyorken kendi sesimizin dışında hiçbir sesi

ve yanılıyorken sık sık

ve hep bir telaşı taşıyorken koşar adım yürüyüşlerimizde

ve saklanıyorken kalabalıklara ve hep kaçmak istiyorken kalabalıklardan,

durup biraz öfkelenmeliyiz!

Evet öfkelenmeliyiz.

Çünkü ben içinde öfke olmayan bir şiir okumadım henüz.

Çünkü ben öfkeyle hatırlanmayan bir geçmişe şahit olmadım.

Çünkü ben öfkesiz bir hayal kurana rastlamadım.

Bir öfkeyi bir şiire dönüştüren adalettir muhakkak,

o halde adaletli bir öfke hayatımızı şiir kılmanın en aydınlık yoludur.

Bir çocuğun yüzüne kandan bir korku çizene,

bir annenin sol göğsünü bir kurşunla çalana,

bir çiçeğin bağrına ateş düşürene,

bir gülümseyişin üstünü kara bir gölgeyle örtene,

bir babayı utandırana,

bir türküyü susturana,

bir kızı küstürene,

bir delikanlının cebindeki son banknota göz dikene,

bir kuşu kafese koyana, bir köpeğe taş atana,

bir tayı şekerle kandırana, sınırlara tapana,

toprakları kanla sulayana, ihtiyacından fazlasını avlayana,

reklamlara inanana, inananları horlayana,

kalbi taş olana, taşı zalime atmaya korkana,

her yerde herkes olana, hiçbir yerde kendi olamayana,

gece yastığa baş koyarken zulme hayıflanmayana,

mazluma yas tutmayana,

zalime alkış tutana karşı dimdik bir öfkeyle yaşarsak eğer

ve inanırsak adaletin her birimizin boynuna borç olduğuna

işte o zaman görkemli bir şiir olur yaşamak.

Elindeki taşı sorana “şair aşka boyun eğer zulme değil” diyen o aziz üstada…

Saygıyla…