Sen gittin ya, bütün gidişler seninle gitti. Eylül’ü de götürdün utanmadan. Şimdi aşıklar var burada nasıl girecekler sonbahara, yapraklar düşmeye hangi ayda başlayacak? Bende kalanları da aldın gittin. Şimdi sokaklarda tek başıma dolaşır oldum, nerede yalnız birini görsem kendim gelirim aklıma, ayaklarıma takılır aklım, düşüncelerimde düşer yuvarlanırım bu kez, toparlandığımda nefes bile alacak takatim kalmamış olur. Sevgiliye yazılan mektuplar tek nefeste okunur ya hani heyecandan, bir mektup okumalık dahi nefes kalmamıştır ciğerlerimde, aklım takılınca ayaklarıma, bedenim yere düşmüş ruhum ise göklere yükselmiş, şimdi sen gittin ya, bütün gitmeler seninle gitti, Eylül’ü de götürdün yanınsıra, ağaçlar yaprak dökecek ay bulamadı.

Cesaret edemiyorum artık bakmaya fotoğraflarına, kelimeler hep yarım kalıyor, nefes alacak olsam boğazıma takılıyor, geçiş yok diyor. Bütün gitmelere karşı bedenimden bir şeyler kopuyor, hayat acımasız derler, doğruymuş diyorum. “Hayat acımasız, hayâsız hayat daha acımasız.” Bütün gitmeler bedeni yıpratır, hep bir parça götürmek zorunda hissettirir, ne fark eder kalsın bedenimde duyguların, kalsın söylediğin kelimeler içimde, kulağıma küpe olsun mesela, belki bir yer gelir ve o küpe olan kelimeleri çıkartır koyarım masaya, hesabı onunla öderim ve ardıma bakmadan ben de çeker giderim. Ama yok ben gidemem ben hep kalırım, gitmeler bana göre değil; beklemeler, kalmalar beni anlatır. Sorsan birine “Kim orda duran?” diye, hiçbir şey demezse içinde bir sızı olur anlarsın. Nasıl kalmışım, yarım mı? Yıpranmış mı? Gitmelere karşı dayanıklı hale mi gelmişim yoksa? En son bırakman yıpratmadı ki beni, tam aksine antibiyotik misali iyi geldi diyebilirim. Ya da narkoz etkisi yapmıştır uyuşturmuştur hayatımı; ne fark eder ki ne olduğu, sonuç olarak kalmışımdır. Ha yarım ha yıpranmış.