Heybedar

Bozkırda Ürpertiler – I

Dört saat rötarla Konya’ya vardıktan sonra eşyaların rengini görünür kılan fakat aynı zamanda soluklaştıran dolunayı görünce biraz olsun rahatlayacağım aklıma gelmemişti ne yalan söyleyeyim. Dolunay beni neden rahatlatmıştı?

İstasyon görevlisinin düdüğü çığlık çığlığa bağırdığında kan ter içinde kalacağımı da bilmiyordum. Sadece bir istasyon görevlisiydi, mesela kolluk değildi. Gerçi kolluk olsa ne fark eder canım. Bunun farkına vardıktan sonra bavulumla birlikte biraz ısınabilmek ümidiyle artık boyası solmuş gar binasına yöneldim.

Benim gibi düşünen birçok kişi olmuş ki oturmak için bir yeri başlarda gözüme kestiremedim. Bu şehirde ya otel yok ya evsiz çok ya da yolcu çok. Oyalanırım vehmiyle içeri girmekten vazgeçer gibi oldum. Ama sonra ansızın yüzünde hiçbir duyguyu barındırmayan bir adam kalktı. Nedense ansızın kalkışlar, bakışlar hep beni bulur. Göz göze gelince irkildim. Yanımdan geçerken omzuyla sürtünmeye çalıştı. Ani bir hareketle yana çekildim. Demiştim anilikler, ansızınlıklar benim işimdir diye. O an bu adamdan ağır ağır gelen yağmur sonrası yayılan beton kokusu burnumun direklerini adeta sızlattı. Beton gibi adamdı anlayacağınız ve kokuyordu. Bana sürtünüp arkama geçince sanki bir an üzerime saldıracak ve beni yumruklamaya başlayacak gibi oldu. Ya da ben öyle hissettim. Eğer bana vursaydı onu oracıkta öldürürdüm. Bu seferde kan kokusu geldi burnuma. Burnumda her kokuyu almaya meyilliymiş ha. Beton’un yerine oturup da biraz ısınayım ve böylece kendime geleyim diye düşünerek az önceki düşündüklerimi düşünmekten de vazgeçtim. Halbuki bu şehre gelerek kimlerden, nelerden vazgeçmiştim. Bunu benden başka kimse bilmiyordu. Görüyorsunuz her şeyden kolayca vazgeçebiliyorum. Anlatmaya gerek yok. Yine hiç bilmediğim bir şehre gelmiştim. Her zamanki gibi müsbet düşünmeye çalıştım. Neyse ki gideceğim yerin gara yakın olduğu söylenmişti. Merak ediyor musunuz kimin söylediğini? Söyleyeyim mi? Hayır. Belki daha sonra.  Zaten bu az gelişmiş şehirde gideceğim yer ne kadar uzak olabilirdi ki. İlhan Mask’ın Konağı dersem, herkes tarif edermiş orayı.

Körsem körsem yanan lambanın tepemde olduğunu anlayınca yine sevindim. Şımardım biraz. Ah elektrik, buralara kadar geldin demek. Işık bazı endişelerimden kurtulmam gerektiğini söylüyordu. Elektrik varsa bu şehirde demek ki etkileşim de var. Etkileşim varsa kurnaz insanlar vardır ve tabii ki para da vardır. Gerçi elektrik kaç senedir var ve ben, benden kurnazları pek sevmem. Edizun da yakın arkadaşım olur. O da sevmezdi.

“Nereden böyle?” Hangi küstah düşüncelerimi bölmeye cüret edebilmişti, çok sinirlenmiştim. Kafamı ani bir hareketle sağıma çevirince bir ihtiyar gördüm. Evet, evet bir ihtiyar.  Yanıbaşımda oturan aksakallı bir ihtiyardan böyle bir soruyu duymak beni fazlasıyla endişelendirdi. “Sanane be hey ihtiyar.” dedim içimden. “Sen kimsin ya.” Fakat sonuçta ihtiyarlara karşı bir sevgim ve saygım olduğu prensibim aklıma geldi. Böyle akledişlerim vardır. Akıl ayrı akletmek ayrı. İhtiyarlar bu hayatta çoğu şeyi kendince tatmış ve tüm bunları unutmuş numarası yapan sinsi çocuklardı benim gözümde. Bu yüzden yavaşça tüm vücudumu bu aksakallı ihtiyara çevirerek, sessizce, “Sivas’tan” dedim. Sivas ne alakaysa. Olsun dedi. Ne alakaysa. Baktım olası yok, II. Abdulhamid mi yoksa Atatürk mü diye sordum ve ani bir hareketle yerimden doğruldum. Birkaç adım attım ve durdum. Çantamı alıp almadığımı doğruladım ellerime bakarak. Yedi adım attıktan sonra sarı benizli bir çocuğun öksürdüğünü işittim. Solmuş görünüyordu. Dolunaydan mıdır nedir herkes biraz soluk gibi. Sonra nedense kalkarken yere bir şeyler düşürmüş olabileceğim geldi aklıma. Böyle gelir aklıma bazı şeyler.  Ve dönüp oturduğum yere baktım. Aksakallı yerinde yoktu. Benim yerime ise başkası çoktan oturmuştu.

 

Post a Comment