in

Çocuk ve Güve

Annemin kucağında yolculuk yapıyorum. Ben de, o, adına otobüs bileti alınmayan çocuklardanım. Zar zor oturmuşuz koltuğa. Yanımızdaki yolcu kadın, durumdan hoşnut değil elbette. Sarı saçlarını eliyle arkaya atıp gözlerini deviriyor ha bire. Üfleyip püfleyip ardına bakıyor. Bir yer boşalsa, hemen oraya geçecek. Annem de utanıyor, yemenisinin altından sarkan siyah saçları terliyor. Gözleri yerde, mahcup. Beni bir o bacağına bir bu bacağına alıp duruyor. Buraya da sığamıyoruz.

Yüzü, taktığı tülbent kadar beyaz olan yaşlı bir kadın oturuyor arkamızda. Yaşını tahmin edemiyorum. On beş dakikada bir muavine soruyor:

‘’Geldik mi bre kızanım, neresidir burası?’’

İki koltuğun arasındaki boşluktan yaşlı kadına bakıp kıkırdıyorum. Yanında oturan öğrenci kız, onu dinlemeye pek hevesli değil. -Kızçe, sen hangi bölümde okuyorsun bakayım cancağızım? -Muavin kızım cancağızım, bir su ver, ağzım kurudu bre! Yaşlı kadın konuştukça, kahkahayı patlatmamak için iki elimle ağzımı bastırıyorum. Durumu fark eden annem, beni kolumdan yavaşça çimdikliyor. Önüme dönüyorum. Bizim koltuğun televizyonu bozuk olduğundan, yan tarafa kayıyor gözüm. Kadın kulaklığını takmış, ojesi bozulmuş parmaklarıyla durmadan kanal değiştiriyor. Ben ekrana baktıkça daha da öfkeleniyor. Elindeki yelpazeyi o kadar hızlı sallıyor ki, sanki birazdan yelpaze alev alacak. Yemedik ya televizyonunu be! Ben de pencereden dışarıyı izlerim.

Annem hala sessiz, galiba, o da yol çizgilerini sayıyor.

Muavin, ikram servisinin başladığını haber veriyor. Yanımızdaki kadın homurdanarak koltuğunu dikleştiriyor. Annem evde sıkı sıkıya tembihlemişti beni: ‘’Görmemiş gibi ikramlara saldırmak yok Ali, tamam mı oğlum.’’ Karnım da acıktı, mola yerine daha yolumuz var. -Sıcak, soğuk, tatlı, tuzlu; ne alırsınız? Yanımızdaki kadın bir şey istemediğini söylüyor yine gözlerini devirerek. Henüz yer boşalmadığı için memnuniyetsiz. Annem sadece çay istiyor. Plastik bardakta çay içmeye alışkın olmadığından, çantasından, yolculuklarda hep yanında taşıdığı ince belli bardağını çıkarıyor. Ben de kek ve kola alıyorum. Ama gözüm tuzlularda. İstesem, annem çok kızacak. Muavin göz kırparak krakerlerden uzatıyor bana. Teşekkür ediyorum. Annem de ‘’Sağ ol,’’ diyor muavine, gözleri yerde.

Otobüste daha çok erkeklere rastladığımdan, önce şaşırıyorum muavinin kadın olmasına. Sonra bizim muhtarın da kadın olduğunu hatırlıyorum. Annem onun için ‘’hükümet gibi kadın’’ der hep. Muhtar abla, ayda bir, köy kahvesindeki erkekleri kovalar ve burada köyün kadınlarıyla toplantılar yapar. Annem beni de götürür bu toplantılara. Elimde kısır ve gül böreği bir yere ilişir, onları dinlerim. Güçlü sesiyle bağırır muhtar:‘’ Kadının elinin hamuruymuş, halt etmiş onlar! Biz her şeyi yapabiliriz evelallah! Tarlada da çalışırız, fabrikada da, kamyonda da! ’’ Sözleri yankılanıyor kulağımda. Muavinin anneme benzeyen yüzüne daha da alışıyorum. Kolamı yudumluyorum. Cama bir güve konuyor. Aslında kelebeğe benziyor bu güveler. Ama ben, ikisini ayırt edebiliyorum. Babam öğretmişti bunu. Zaten bildiğim tuhaf şeyleri, hep babam öğretir bana. Tır şoförüdür. Gittiği yerlerden hediyelerle birlikte ilginç bilgilerle gelir. Her zaman çok konuşmaz ama sarma sigarası elinde, bağdaş kurarak anlattığı hikâyelere de doyum olmaz. En basit olaylar bile babamın ağzında efsunlu kelimelere dönüşür. Böyle zamanlarda, annem ve ben akrabaların gönderdiği Elazığ leblebilerini alırız elimize. Kıtırdata kıtırdata yer, babamı dinleriz. Bir yandan da semaverden gelen fokurtular, babamın sesine karışır. Komşulara göre ben de babama çekmişim. Ondan almışım tatlı dilimi.

İşaret parmağımın ucuyla güveyi takip ediyorum. Otobüs hızlanıyor. Pencerenin ardında, birbirine kenetlenmiş gibi gözüken ağaçların üstünden geçiyor sanki güve. Bazen diğer cama sıçrıyor, kavisler çizip parmağımın ucuna geri dönüyor. Alıştı bana. Uzaklara gitmiyor. Bu, bizim evdeki güvelerden biri olmasın sakın? Evi daha yeni arındırdık güvelerden. Ben onların ölmesini istemem. Ama annemin söylediğine göre, gece gelip kulaklarımdan kan emerlermiş. Giyeceklerimizi, yiyeceklerimizi paramparça ederlermiş. Annem, zaman zaman çeyiz sandığını havalandırır. Bu, her yıl tekrarlanan bir tören gibidir. Sandıktan çıkan yün el bezlerine, patiklere, iğne oyalarına bakar uzun uzun. Bir süre dalar gider. Galiba çok sevdiği bahçeli eski evini, kardeşlerini düşünür. Ben de her seferinde elimde yağlı ekmeğim onu izler, sandığın içinden gizemli bir şeyler çıkacak ümidi ile beklerim. Sonuç değişmez. Bu törenin ardından evi güveler basar. Ben koşarak Bakkal Hüseyin’den naftalin alırım. Annem tüm odaları temizler, pak eder. Ev deterjan kokarken, babam yine uzaklardadır.

-Sayın yolcular, mola süremiz otuz dakikadır, hareket saati geldiğinde otobüsteki yerlerinizi almanızı önemle rica ederiz.

Güve orta kapıdan çıkıp gidiyor. Peşinden koşmak istesem de, annem kolumdan sürükleyip bir masaya oturtuyor beni. İki mercimek çorbası söylüyor garsona. Ortaya da salata. Çorbamı iştahla kaşıklıyorum. ‘’Oğlum ekmeğini katık et de, iyice doyur karnını,’’ diyor annem. Biraz sonra garsondan ekmek sepetini yenilemesini istiyor, gözleri yerde. Otobüste sürekli horlayan dişsiz adam, ağzını şapırdatarak yemeğini yerken bir yandan da şoförle şakalaşıyor. Durmadan ağlayan bebekler şimdi susmuş, babalarının kucaklarında geziniyorlar. Yaşlı kadın çayın demli oluşundan yakınıyor. Bir yandan da öğrenci kıza bir şeyler anlatıyor. Annem yine sessiz. Ekmeğini, sirkeli çoban salatanın suyuna banarak bitiriyor. Hediyelik eşya satan dükkâna, bu kez de uğramıyoruz.

Otobüse geri döndüğümüzde, yan koltuğun boşaldığını görüp seviniyorum. Yanımızdaki kadın arkada bir yere oturmuş. Boşalan koltuğa oturup televizyonu açıyorum. Daha önce izlemediğim bir animasyon filmi seçiyorum. Babam düşüyor aklıma. Nerededir şimdi? Gelirken ne getirecek bana? Bir keresinde berberdeyken söylediklerini hatırlıyorum: ‘’Beni özlediğinde bulutlara bak. İkimiz de aynı şeyi görüyor olacağız.’’ Kafamı pencereye doğru uzatıyorum. Akşam kızıllığında birbirine sokulmuş bulutları izliyorum.

Anneannemin uçsuz bucaksız bahçesindeyiz. Kolumu iki yana açarak koşuyorum. Rüzgâr yüzümü okşuyor. Dut, erik, vişne ağaçları… Önce hangisine tırmanacağımı şaşırıyorum. Anneannem ocak başında belli ki, pişi kokuları geliyor. Herhalde annem, ona yardım ediyor. Dedem de köy kahvesindedir. Birazdan gelir. Bastonunu yere yavaşça vurarak tin tin yürüyordur şimdi. Babamın lafıdır bu. Tin tin. Dayıoğlu, teyzekızları da doluşur birazdan. Bahçede oynayıp iyice yorulduktan sonra bakkala gider cips çikolata alır; ‘’Bastonlu Feyyaz ‘’adına yazdırırız hesaba. Dedemi herkes böyle çağırır köyde. Genç yaşlardan itibaren baston kullanmaya başlamış dedem. Askerden döndükten sonra eskisi gibi yürüyememiş, aksıyormuş ayağı. Buna rağmen, köyde bir sorun olduğunda akla gelen ilk isimdir Bastonlu Feyyaz.

‘’Bastonlu, yetiş, bizim inek doğuruyor.’’

‘’Bizim ağaçların aşı vakti geldi, sen anlarsın bu işlerden Bastonlu, bir el atıver.’’

‘’Koş Bastonlu Dede koş, tarla yanıyor.’’

Dedem, herkese yetişmeye çalışır. Karşısındakinin derdini can kulağı ile dinledikten sonra önce sakalını sıvazlar. Çok önemli şeyler düşünür gibi gözükür. Yüzü ciddileşir. Sonra da titizlikle işe koyulur. Geldi işte. Koşarak ona sarılıyorum. O sırada yaşlı bir tosbağa taşa çarpıyor. Dedem buruşuk elini cebine götürüyor. Ben, zeytinyağı kolonyasının kokusunu içime çekiyorum.

-Ali, oğlum uyan hadi artık, geldik.

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Sevdiniz mi?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Comments

0 comments

Bir Mektup | Ezra Pound

Eylüle Dair