in

Dergiler Kaybolurken

Geçen haftalarda yazın hayatını nihayetlendirme kararı alan İtibar dergisi de kapanan dergiler furyasına katılmış oldu. İbrahim Tenekeci, haberi kendi twitter adresinden duyurmuştu. Açık bir sebep sunmamış olmasına rağmen ilk akla gelen şey; diğer kapanan dergilerle müşterek sebeplerden ortak kaderi yaşadığıdır. İthal kağıt, dövizdeki dalgalanmalar sonucu artan maliyetler derken yayıncılık sektörü direk etkilenmekte bu durumdan. Peki bir derginin kapanması içi bu sebepler tek başına yeterli mi? Başka etkenler var mı? Elbette asıl etken ‘’okur’’. Bir zincir olarak düşündüğümüzde maliyetlerin dolaylı etkisi derginin okurunu da etkiliyor. Ancak gerçek sebep, okurun mecraya sahip çıkıp çıkmadığıyla ilgili. Biraz vefadan dem vurup, biraz sadakat, biraz ilgi ile bu sorunun ortadan kalkacağını pekala hepimiz biliyoruz. Nihai amaç okur ile bir yerlerde buluşmak, onlarla haşır neşir olmak değil mi? Yayın politikası devreye giriyor tam da bu aşamada. İş edebiyatla ilgili, fakat işin diğer kısmı ticari bir kaygı nihayetinde. Satışı çok olmak demek, daha fazla okurla buluşmak demek. Bunun için ne yapılabilir, nasıl bir politika izlenir bilinmesi gerek. Nitelikli eser verebilmek keşke tek başına yeterli olabilseydi. Bu konuda hem okuru, hem dergileri eleştirmeden geçemeyeceğim. Önce okura batıralım iğneyi. Maalesef insanımız niteliğe hiç önem vermiyor ve nitelik sindirilip yalnızlaştırılıyor. Bunu yaşayan dergilerimiz oldu. Dergilere eleştirim ise maalesef nitelikli eserler yayınlamak yerine ekseriyetle popüler kültürün domine ettiği kişilere ultimas geçiyor olması. Salt satış kaygısı ile sosyal mecralarda takipçi sayısı fazlalılığı ile övünen, ruhu, kalbi, dünya görüşü boş olan insanların peşine düşüyor, onların ne idüğü belirsiz çıktılarına yer veriyor. Diğer yandan edebiyat dışında üne kavuşmuş birilerini kadrosuna katarak aslında yazmak konusunda ehil olmayan, sadece onun ününden faydalanmak için ona bir köşe tahsis etmek hatasına düşüyor. Ve bu insanlar kendilerine yazar demekten geri durmuyor. Eğer bunlar şair ve yazarsa, geçen hafta aramızdan ayrılan Nuri Pakdil, İsmet Özel, Hasan Ali Toptaş gibi isimleri hangi sıfatla çağırmak gerekiyor bilmiyorum! Üçüncü bir durum ise -ki en mühimi bu-, yazmak konusunda mahareti bulunan kimselerin sektörde adı geçen bir şahsın çevresinde kümeleşip, ona biadlarını bildirdikten sonra, ahbap-çavuş ilişkisine göre dergilerde kendilerine yer açıp, kemik bir kadro kurup, çevreye ‘’ biz ve diğerleri ‘’ imajı vermeleri. Öyle ki, aralarına kimseyi almazlar. Kendimden ve başına gelenleri dinlediğimden bizzat biliyorum.  Nice kalemler var, nice Yaşar Kemaller, Nazım Hikmetler, Sabahattin Aliler, Nilgün Marmaralar, Tezer Özlüler var aramızda. Hepsi muazzam kalemler. Özümseyerek, yaşayarak, görerek yazıyorlar eserlerini. Ancak seslerini duyurmak konusunda kimse onlara bir şans vermiyor. Sinip kendi iç dünyalarına çekiliyorlar. Çünkü lobi onları kabul etmiyor. ‘’E ne var bunda? Herkes orada burada yazmak zorunda değil, kadrolaşmış dediklerimiz bizi aralarına almak zorunda değiller’’ diyebiliriz, doğru. Fakat edebiyat işi gönül işi, biz muhabbet ehliyiz, canız, cananız, mütevaziyiz diye mangalda kül bırakmayanlar iş fiiliyata gelince beyanlarının tam tersi hareket ettiklerinde anlıyoruz gerçekleri. Bu riyakarlık da ister istemez bir soğukluk oluşturuyor. Kimse kimsenin elinden tutmuyor, kimse kimseye destek olmuyor. Kapanan yahut yayın hayatına devam eden bir çok derginin tutumu birbirinden farksız. Ulaşılabilir olmak neden zor, anlamıyorum. Daha doğrusu mütevaziliği ağzından düşürmeyenlerin perde arkasında tepeden bakışlarını anlamlandıramıyorum. Dişinizle tırnağınızla oluşturduğunuz bir eserinizi elektronik posta yolu ile bu mecralardan birine gönderdiniz mi mesela? Ben gönderdim. Geri dönüş yapmıyorlar! Olumlu da olsa olumsuz da olsa size bunun cevabını verme nezaketini göstermiyor bir çoğu. Eminim cümlemi onaylayan binlerce insan vardır. Ben sebebini şiddetle sorduğumda aldığım cevap ise aynı oluyor : ‘’çok yoğunuz, çok eser geliyor’’. Haklı olabilirsiniz buna pay verebilirim ancak sizin çokluk dediğiniz şey hepimizin kıymetlisi, özeli, teki! Buna hassasiyet gösterilmesini dilerdim.

Diğer bir konu ise editörler ve onları tatmin edebilmenin yolunun nereden geçtiğinin belirsizliği sorunsalı! Gerçekten objektif mi bakıyorlar? Elbette herkesi standardize etmiyorum. Ancak editörler bile artık bir tarafın tarafında yer alıyorlar. Nabza göre şerbet vermeyi kendilerine şiar edinmişler. Reddedilen, onay verilmeyen yazılara bakıyorum, bir de dergileri temin edip yayımlanan yazılara bakıyorum, yazık diyorum içimden çaresiz. Çünkü onay verilmemiş olanların kalitesi açık ara önde oluyor genelde. Sebep ne? Çünkü sen kimsin? İsmini duymadık, takipçin az veya hiç yok ve birinin tanıdığı değilsin. Hal böyleyken, -belki tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok gibi olacak ama- insanları küstürüyorsunuz. Eskiden beri hep muhalif tarafta saf tutan edebiyat; aydınlatmak, açığa çıkarmak, anlamlandırmak, yaraya tuz basmak, hatta yarayı kaşımak, düzensizliğe karşı çığlık atmak, umutlandırmak, ayakta tutmak gibi görevler edinirken kendine, bizi umutlandıran şeyin edebiyat olması gerekirken, edebiyatın bizi biçare bırakması pek söylenecek bir şey bırakmıyor.

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Sevdiniz mi?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Comments

0 comments

İnsanların Doğaya Dönüşü | Ümit Çeliker

Daniel KEYES – Algernon'a Çiçekler