Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Sene 1999, güneşli, güzel bir havada ben açık pencerenin önünde oturmuş etrafı seyrederken, evin karşısındaki derenin bugün coşkuyla, bebeğini ilk defa kucağına alan bir anne heyecanı ve mutluluğuyla akışını şaşkınlık içinde izlemekteydim. Hafif esen rüzgâr, içimdeki korkuyu savaş günlerinin hızla geçtiğini belirten takvim yapraklarını uçuşturduğu gibi yavaş yavaş yok etmekteydi. Sokağa akın eden, ellerinde çiçeklerle kaldırım kenarında dünyalar onlara verilmiş gibi duran insanlar bir şeyi ya da birini bekliyor gibiydiler. Herkes heyecan içindeyken caddenin başında bir kamyon gözüktü. Ağır ağır geliyordu; yeni evli, nazlı bir gelin gibi salına salına. Yanlış hatırlamıyorsam rengi sarıydı, kir pas içinde kalmıştı ve kocamandı. Yavaşladı ve tam benim karşımda durdu, içinde iki kişi vardı. Şoför koltuğundaki adam kafasını külüstüre dönmüş kamyondan çıkardı ve bana baktı; şefkatle, anne şefkatiyle -ya da baba şefkati mi desem- hafifçe gülümsedi, sıcak bir gülümsemeydi. Çocuk aklımla buna kanmıştım, karşımdakinin melek taklidi yapan bir şeytan olduğunu bilmiyordum ve bu saflığımla ben de ona karşılık verdim fakat benim tebessümüm onu memnun etmemişti ki bir anda suratını astı, düşmanca bakmaya başladı. Ürktüm, insan 7-8 yaşlarındaki bir çocuğa neden düşmanca bakardı ki? Bu soru o zaman aklıma gelmemişti, çünkü çocukların masum zihinleri böyle bir soruyu kendilerine soramazlar. Bu kadar kötü insanların dünyada var olduğunu bilmezler. Tıpkı 1999 senesindeki ben gibi. Dünyanın en kötü insanı benmişim gibi bakan adam silahını çıkardı ve bana doğrulttu. Kosova’ya gelip savaşın sona ermesini sağlayacak Nato’yu karşılamak için dışarıda bekleyen insanlar, silahı görünce bir anda ortadan kayboldular. Her yer zifiri karanlığa dönüşmüş, etrafta hiçbir şey, hiç kimse kalmamıştı. Derenin coşkuyla akışı, insanlar, kamyon, karşımdaki iki adam, hiçbiri ama hiçbiri yoktu artık, bir tek ben ve karşımdaki silah vardı, gerisi zifiri karanlık. O an üşüdüm, ürperdim çünkü ölümün nefesini ensemde hissettim. Gözlerimi yumdum, kulaklarımı ellerimle kapattım. Her şey birkaç saniyede olmuştu fakat bana bir asır gibi gelmişti. Üç el silah sesinden sonra kamyonun tekrar çalıştığını ve ağır ağır hareket ettiğini ve bir süre sonra da seslerin kesildiğini fark ettim. Gözlerimi açtığımda artık karşımda kimse yoktu ve ben ölmemiştim. Nedense o Sırp beni vurmamıştı.

Doksanlara dair hatırımda kalan en net ve tüyler ürpertici olay Kosova Savaşı’ydı fakat savaşı anlatmaktan yana değilim çünkü doksanlar dendiğinde akıllara savaşın değil daha farklı şeylerin gelmesini istiyorum. Şimdi zaman tüneliyle doksanlara doğru kısa bir yolculuk yapalım.

Göçüp Giden Efsaneler

Barış MANÇO

Yediden yetmişe herkesin sevdiği biri vardı, Barış Manço’ydu o kişi. Sadece Türkiye değil, dünyanın birçok yerinde sevilen bir isim. Türkiye’de Barış isminin verildiği ilk kişi Barış Manço ve adının hakkını veren bir abimiz. Her doksanlar çocuğunun kahramanı, en azından benim öyle. Daha 1 yaşımdayken televizyonda Barış abiyi gördüğümde ekrana kilitlenir bu muhteşem adamı seyredermişim.

Barış Manço’nun programına konuk olan o çocukları hangimiz kıskanmadık ki? Hangimiz o çocuklardan birinin yerinde olmak istemedik?

Bir süre sonra da Barış abi ‘’Müsadenizle çocuklar’’ deyip gözlerini kapattı, farklı bir âleme doğru yola koyuldu. Bizi bırakıp gitti ve bir daha bu dünyaya başka bir Barış Manço gelmedi, gelmeyecek de. Biz kendimizi Barış Manço Çocukları olarak görmekten hiçbir zaman bıkmadık, “iyi ki Barış Manço neslinin çocuklarıyız” deyip hala kendimizle gurur duyduğumuz yegâne şeylerden biri bu. İyi ki vardın Barış abi…

Freddy Mercury

Ayaklarımızı yere hızla iki kere vurduktan sonra bir defa ellerimizi çırptığımız ve “weee will weeee will rock you” diye bağıra bağıra söylediğimiz o şarkı ya da aşkın küçük, çılgın şeylerden oluştuğunu anlatan şarkı çaldığında bilinçsiz hareketlerle dans ettiğimiz “Crazy Little Thing Called Love” ve daha bir sürü güzel şarkı, efsanevi grup Queen ve doksanların bizden alıp götürdüğü çılgın, aykırı solisti; Freddy Mercury.

Müzik dendiğinde aklıma hep doksanlar gelir, o dönem müziklerinin günümüz müziklerinden daha güzel olduğunu, sözlerin daha anlamlı olduğunu söyler, hayıflanırım. Sadece ben değil, o dönemi bilen herkes bu durumdan şikâyetçi, bundan eminim. O güzel müzikler doksanlarda kaldı. O güzel şarkılar, efsanevi sanatçıların ölümüyle yavaş yavaş yok olmaya yüz tuttu. Doksanlar bizden en değerli şarkıları, sanatçıları alıp götürdü.

Freddy Mercury ölmüş olabilir fakat onun bizlere miras bıraktığı şarkıları gelecek nesillere de aktarmaya çalışıyoruz. Yani Queen’in dediği gibi;

“Show Must Go On”

Kurt Cobain

Kurt Cobain öldü!

Kurt Cobain intihar etti!

Kurt Cobain kendini silahla vurdu!

Geriye bıraktığı tek şey ise sayfalar boyunca yazdığı intihar mektubu, öyle diyorlar çünkü Kurt Cobain öldüğünde çok küçüktüm belki ama şu an Kurt Cobain’in intiharının müzik dünyası için büyük bir kayıp olduğunun farkındayım. Neden intihar ettiğini hep kendime sorar, mantıklı bir cevap bulmaya çalışırdım. Bir süre düşünmüş ama beni tatmin edecek bir cevap bulamamış ve düşünmeyi bırakmıştım. Artık neden intihar ettiğini merak etmiyorum çünkü ölmeden önce bıraktığı mektubu okudum. Kurt Cobain’e göre,

“Sönüp gitmektense, yanmak daha iyidir”

Öyle demiş intihar mektubunda. Açıkçası bu cümleyle de tam olarak neden söz etmeye çalışmış pek bir fikrim yok.

Biz sadece “Keşke intihar etmeseydi” demekten başka bir şey yapamıyoruz.

 

Sabahın Bir Vakti Uyanmak

Biz doksanlar çocukları sabahın altısında daha herkes derin uykudayken uyanırdık, neden? Tabii ki sevdiğimiz çizgi filmleri seyretmek için.

Bir nesile ıspanağı sevdiren Temel Reis,

Kendi gölgesinden daha hızlı silah çeken Red Kitt,

Dünyanın en sevimli hayaleti Casper,

“İyi bir çocuk olursanız, belki Şirinleri görebilirsiniz” sözüne inanıp o mavi yaratıkları görebilmek için yaramazlığı hayatımızdan çıkarmamızı sağlayan Şirinler,

Yeşil suratlı garip biri “Maske”,

Zengin çocuk Richie Rich ve diğerleri…

Bir süre sonra hayatımıza tek dişi kalmış, uzun kulaklı çirkin ama sevimli Hugo girdi. Hugolina ve çocukları cadı Sila’nın elinden kurtarmaya çalışanları izler, gerilirdik. Kimileri bunu başarır, kimileri de Hugolina’yı kurtaramazdı. Onlar Hugolina’yı kurtaramadıkça biz üzülür, “Ben olsam kesin kurtarırdım” derdik kendi kendimize.

Diğer Bazı Küçük Detaylar

Her şeye rağmen doksanlar güzeldi, unutulmazdı. O dönemi hatırladığımızda hala iç çekiyoruz. Keşke doksanlara dönsek de o zamanlar değerini bilmediğimiz her anı doya doya yaşayabilsek.

Keşke kendimizi sanal bebeklerle oyalayabilsek,

Keşke en büyük heyecanımız tetris oynarken o uzun çubuğu sabırla beklemek olsa,

Keşke taso biriktirsek,

Keşke okullarda akıllı telefonlarımız yerine Monami Pastel boyalarımızla hava atsak,

Keşke saçımızı kelebek tokalarla tutturabilsek,

Keşke hala uzun kollu t-shirtlerin üzerine kısa kollu t-shirt giymek moda olsa,

Keşke zaman makinesi icat edilse de doksanlara dönebilsek…