in

DOKUZ

Gri bir gündü. Aynı diğer günler gibi…

Dokuz katlı,çıplak bir apartmanın dokuzuncu katında balkonun kapısını açıp kasvetli bir “günaydın” dedi tüm içtenliğiyle. Gri olduğu kadar yağmurlu bir sabah…

Yağmur onun için felaketi temsil ediyordu. Bir de Tanrı’yı… O da felaket gibi bir şey değil miydi zaten?! Ikisi de hayatını sırılsıklam ediyordu.

Balkon kapısı gıcırdarken,yağmur da şiddetini artırarak devam etti yağmaya. Islandı, çok ıslandı. Gözlerini kapatıp, kafasını gökyüzüne kaldırdı ve şöyle düşündü : ‘ benim hayatım da yağmur sonrası sel basan evler gibi asla penceremde gökkuşağı açmıyor.’ Acıyla gülümseyerek gözlerini açtı ve içeri girdi. Acıkmıştı ama midesinde tuhaf bir isteksizlik vardı. Gözlerini ovuşturarak aynanın karşısına geçti.Yüzüne baktı uzun uzun, simsiyah saçlarına dokundu. Ne kadar da yıpranmıştı. “ruhum gibi’ diye mırıldandı. Sağ taraftaki kitaplığını süzdü. Tek tek inceledi. Onları da en az Tanrı’sı kadar seviyordu. Sonra tekrar aynaya bakıp ‘seni sen yapan bu kitaplara çok şey borçlusun,en çok da yalnızlığını… Kavrulan  çölün ortasında bıraksalar buz kesecek ruhunu, en sevdiğin romanın arasında küflenen hislerini borçlusun.’ diye geçirdi içinden. Belki sesli söylüyordu kendisi de farkında değildi o an.

Uzun uzun yüzünü inceledi. Nasıl da sinmişti göz kapaklarına, dudaklarının kıvrımlarına, dişlerinin arasına, sigara dumanı gibi her çizgisine yalnızlık.

Ayağına dolanan kediyi farketti. Önüne mama döktü. Bir ayağı tökezleyen masasına oturdu. Dokuz gün önce başladığı romanı tekrar eline alıp, okumaya devam etti. ‘ Öfkeme, onları layık bulmuyorum.’ cümlesinin altını çizdi. Okumak bile zor geliyordu bugün ona. Kelimelerin arasında kayboluyor,sayfaların içinde boğuluyordu. Dokuz sayfa daha okuyup, kitabı bıraktı.

Camdan dışarı baktı. Yağmurun dindiğini fark etti. Karşı evin çıplak duvarı çarptı gözüne. Ne kadar çirkin görünüyordu. Çıplak duvara açılan camın ardında kızıl saçlı bir kadın sigara içiyordu. Ne kadar güzel görünüyordu.

Masadan kalkıp, kitaplığa yöneldi. Dört kitap yan yanaydı ve bir gün Musa’nın denizi yaran asası, İsa’nın gerildiği çarmıh kadar özel olacaktı. Belki de Ali’nin Zülfikar’ı… Buna sonsuz inanıyordu. Ancak o zaman barışabilirdi O’nunla

Balkondaki demirlere bir kuşun konduğunu fark etti. Kuşlar onun için özgürlüğü temsil ediyordu. Uçsuz bucaksız kaçışları… bembeyaz sonsuzluğu. Neden olmasın sorusu çaktı bir anda kafasının içinde. ‘ Kuş koysunlar yoluna’ dizelerini fısıldadı, gülümseyerek. Hızla balkona koştu, sağ ayağını demirlerin üzerine koyup gökyüzüne uzandı. Bulutların arasından uzanan eli tutmalıydı artık. Avazı çıktığı kadar bağırdı ‘Bak sana geldim tüm gövdemle, soğuk yüzümle, yaşlanan kalbimle. Sen beni yalnızlığa mahkum etsen de ben sana anlatmaya geldim. Yalvarırım artık dinle ! Kaç çocuk gömdüm sol göğsümün altına biliyor musun , kaç kez kırıldı parmak uçlarımda açan umutlar ?! Dudaklarımın kenarından akan gözyaşlarını hep kendim sildim. Neredeydi ellerin ? Sen bu eli tutmak zorundasın. Güneşimin nasıl solduğunu anlatmam lazım sana.’ Günah dolu ellerini son kez uzattı. Büyük bir patlama sonrası elleri birleşmişti. Saat 09.00 ‘u gösteriyordu. Parmak uçlarında balkon demirindeki kuş…

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Sevdiniz mi?

Avatar Yazar

Yazar aslıhan

VEDA’YA VEDA

Yol Meselesi, Üniversite Yılları