Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

 Zaman gecenin mi derisini yüzüyor benim mi belli değil. Uçsuz bucaksız bir çölün ortasındayım. Kum tanecikleri adedince derdim var sanki. Sanki dünyanın tüm derdini koymuşlar omzuma. Yoruldum. Sırtımı yaslayacak bir yer bulmalıyım. İnsan çölün ortasında serap diye bir dağ görür mü? Ben gördüm. Koşuyorum koşuyorum ulaşamıyorum. Yorgunluğum daha da arttı. En iyisi derdimi dermanım bilip kum taneciklerinin üzerine uzanayım. Gök alabildiğine karanlık. Ay, karanlığı yeneceğim, der gibi parlıyor. Bilmiyor mu yendiğinde unutulacak? Güneş yeryüzünün kahramanı ilan edilecek, öldüğünde bile hatırlanmayacak belki, bilmiyor mu? Bu hep böyle olur zaten. Savaşan Ay, tahta oturan Güneş. Güneş’in krallığı da uzun sürmez elbet, karanlık bastırıverir vakti geldiğinde. Onlar kendilerine dur emri verilinceye kadar savaşacak, yenilmeye mahkûm figüranlar olmaktan öteye gidemeyecekler. Zaman sahip olunabilecek bir mefhum değil neticede. Sahip oldum sanan derinliğinde boğuluveriyor.

   Kulaklarımdan ve burnumdan su almaya başladığımı hissettim. Gözlerimi açtığımda bir okyanusun ortasında buldum bedenimi. Bir süre çırpındım çaresizce. Kum tanelerine değdiğimi hissettim. Yine onlardan güç alıp suyun yüzeyine çıkmayı başardım. Sırt üstü uzanıp dalgalara teslim oluyorum. Güneş gökyüzünde yürüyen bulutların arasından sızıp tenime ulaşmayı başarıyor. Su ve gök öyle rahatlatıcı ki. Huzurun mavide mündemiç olduğuna ikna ediyor beni kâinat. Giderek arınıyorum zihnimdeki kalabalıktan. Sanki tüm bu kalabalık buharlaşıp onlara ulaşmış da bu yükü taşıyamamış gibi ağlamaya başlıyor bulutlar. Sicim sicim yağan damlalar bir bebeğinki kadar temiz olan zihnimi yeniden işgal ediyorlar. Bir kara deliğin içine çekiliyorum. Bu ne müthiş deveran. 

   Kara delikte oradan oraya savrulurken tutunduğum bir düşünce beni dağ başına sürüklüyor. Aklım çölde gördüğümü sandığım dağda kalmış olmalı. Tüm düşüncelerim arasından bir şeye yaslanma arzusu en cazip olanı demek. Oysa, bugüne kadar neye yaslandıysam ya un ufak oldu ya üzerime yıkıldı. Yine de ısrarcıyım. Belki bu sefer… ‘Belki bu sefer’ ipinden yaptığım uçurtmalar her seferinde bir öncekinden daha yükseğe çıkmamı sağlayıp daha sert bir düşüş yaşamama sebep oldular. Yine de vazgeçemiyorum umut etmekten. Üstelik bu kez uçurtma değil paraşüt yapacağım. Yükseğe, en yükseğe çıkmalıyım. 

   Başarılı bir uçuş sonrası uzaydayım. Dünya küçüldükçe küçülüyor gözümde. İşte diyorum, işte! Sonunda olması gereken oldu. Dünyanın küçüklüğüne inandırdım kendimi. Yıldızların arasındayım. Belki ben de aydınlığın karanlıkla olan savaşının bir neferiyim. Bakmayın yüzüme öyle,  kendime illa bir değer yüklemeliyim. O da ne? Üzerime doğru gelen bir cisim var. Bir yıldız kayıyor, uzaklaşmalıyım. Ne zaman kendime bir değer atfetsem başıma bir iş geliyor. Yıldız paraşütüme zarar verdi. İşte yine düşüyorum. 

   Öyküm ‘irkilerek uyandı’ şeklinde bitmeyecek. Başlarken sıcak yatağımda değildim biterken de olmayacağım. Ölüm ile de bitsin istemiyorum. Ölüm en büyük uyanış çünkü. Sonu sizin tahayyülünüzde. İsterseniz yolun bundan sonrasında hanımeli rayihalarının arasında kâinatın uyanışına şahitlik edebilirsiniz ya da kendinizi bir buğday tarlasında bulup ekinlerin birbirine değerken oluşturduğu o muhteşem senfoniye eşlik edebilirsiniz. Siz bilirsiniz. Ama ben henüz uyanmadım. Ben bir düş’üşten ibaretim.