Saat sabahın beşi. Bu saate kadar beni yalnız bırakmayan düşüncelerimle beraber oturup kaybettiklerimi anımsamaya çalışıyorum. Sevdiğim insanları, vazgeçtiğim hayalleri. Onları düşünürken kalbime gelen o soğuk titremeyi iliklerime kadar hissediyorum. Dertler kervanına bir yenisini daha ekledim diyebilirim şu günlerde. Takvim yapraklarının ağaçlardan sararıp solan yapraklar gibi düşüşlerini izliyorum günlerdir. Her biri bir yıldız gibi kayıyor gözümün önünde ve ben çaresizliğim ile kalıyorum. Sabahın soğu daha sıkı vuruyor şimdi. Mehmet amca daha çay ocağını açmamış, eh haliyle. Saat 5, hangi deli bu saatte gelir çay ocağına. Kainatın bir kısmı daha uyanmamış, kuşların ezgisi başlamamış, sıkış tepiş giden dolmuşlar, otobüsler daha sefere başlamamış. Gün daha ağarmamış. Sabahın soğuk rüzgarı hançer gibi saplanıyor sol yanıma ben bunları düşünürken. İnsan neden kaybeder? Kaybettiğini nasıl anlar? Gün geçtikçe kendime sormaya korktuğum bu sorulardan daha çok kaçıyorum. Uzun bir aradan sonra kendimden kaçıyorum aslında, bir çıkış yolu, bir hira arıyorum da diyebilirim. Bunca dert, acı varken kendime dönmekten utanıyorum sanırım. Eli ayağı buz kesmiş çocuklar, bacaları tütmeyen evler varken, dünya çok âdi bir hal almışken bunları, kendimi düşünmek acı veriyor bana. Kendimi kaçmakta buluyorum sadece. Her sabah dünyayı daha iyi bir hale getirmek için sıcak yataklarımızdan güç bela kalkıyoruz. Kimi zaman beş dakka daha diyoruz, beş dakka daha acılara göz yummak için yalvarıyoruz. Oturup muhabbet ettiğimiz ortamlarda kendimizi tatmin ediyoruz, kim ne yapmış, kim ne giymiş diye konuşup kardeşlerimizi es geçiyoruz. Sonbahardaki yalancı sıcak gibiyiz aslında. Kendimizi kandırmak için sebep arıyoruz sadece, vicdanımızdan kaçmak, kıyıya vuran acıları görmemek için uğraşıyoruz. Belki de ben böyleyim sadece. Karşı kaldırımda bir genç sigarasını yakıyor, ben yanıyorum burada.