Aldığımız duyumlara göre; ikamet etmekte olduğumuz bahtsız gezegenin toz bulutu olduğu zamanlara duyduğu özlem arş-ı âlâya ulaşmış. Dert yanıyormuş diğer gezegenlere, yaka silkiyormuş galaksilere “bu insanoğlunun ettiklerinden”. Ve insansız huzurlu günler aklına her düştüğünde bir kara delik oluşuyormuş evrende. Kahrından ağlarken oluşmuş okyanuslar, derdinden kabarmış koca koca dağlar, en nihayetinde göz pınarları kuruyunca buz küreleri erimeye başlamış. Düşsün istemiş insanoğlu üzerinden tepetaklak; bu yüzden dönermiş hem kendi etrafında hem Güneş’in etrafında. Planlı bir intiharmış bu.
İlk hikayemi anlattığımda, çoraplarım ve halı birbirine temas etmiyordu. Kalemi tutarken yorulan parmaklarıma inat uçsuz bucaksız hayallerimin sığdığı kocaman bir kalbe sahiptim. Yaşayacak, yaşatacak ve anlatacak çok şey vardı.
Toprağa düşen her kar tanesine bir isim verdim. İlkinin adı ‘Çiko’ydu. Çiko benim ilk ve tek hayali arkadaşımdı, hep sevdim onu. Sonra çok kar yağdı, şehirler değiştirdim. Ve bir gün bir kar tanesinin adı ‘Dicle’ oldu. Hani Diyarbakır’ın canı olan Dicle… Umut olsun istedim o kar tanesi; barışa, dostluğa umut.
Bir sonraki sayfayı çevirirseniz hikayemde, ayrılıklar karşılayacak sizi. En evvel Çiko’yla vedalaştık, son sözü “Büyü artık” oldu. Medeni bir ayrılıktı. Dicle’yi ise ben terk ettim. Nankörlükle suçladı beni ardımdan, halbuki ben gözyaşlarımı sıkı sıkıya tembihlemiştim giderken sessiz olsunlar diye. Sakinliği bulduğum yerden ardıma bakmadan kaçmak benim hayat felsefem.
Ne öğrendin tüm bu kaçışlardan derseniz eğer, tereddütsüz “ertelemek” derim. Hâlâ nefes alabilmemin sırrı hüzünleri, sevinçleri ve belki de yaşamı ertelemek. Hiç beklemediğim anda hayatımın seyri değişince öğrendim bunu. Normal bir zaman diliminde-normal de neyse artık- tüm benliğimi altüst edecek olayları “Şu an buna üzülmenin sırası değil, bir ara üzüleceğim” diyerek erteledim. Ve yine o zaman diliminde ayaklarımı yerden kesip başımı bulutlara değdirecek olayları “başka”larının hüzünlerini hatırlayıp “Belki sonra, bir gün sevinirim” diyerek erteledim. Bazen felaketler kanat yaratıyor sanırım. Tufanlar kopuyor hayatının tam orta yerinde, üç adım sonrasını göremiyorsun ve yine de bir inat “yaşanacak günlerin en güzelleri yarınlardır herhal” diyorsun. Yarınlar derken, bugünden an be an vazgeçiyorum oysa. Hâlime şükredip daha beteri olsaydı daha mı güzel umursamazdım demekten kendimi alamıyorum. Ciddi olaylar karşısında kötü esprilere gülmek kadere en güzel “umrumda değilsin” deme şekli.
Erteleyemediğim bir şey varsa şu hayatta, başkalarının acısına derman olamamak. En son ne zaman telefonda bir ses “Kendinize iyi bakın” diyince düğümlendi boğazın sevgili okur? Ne kadar iyi bakabildin kendine? Bir anne oğlunu beklerken o yeşil gözlerinden ne kadar yaş akar? Ya da bir baba ağlarken ne kadar güzel olabilir? Ve bir çocuk babasını kaç gün görmeyince yüzüne, kokusuna yabancı olur? Göz görmeyince gönül de unutur mu sahiden? Ya da sevgi tüm engelleri aşar mı? O bitmeyen telefon konuşmasından sonra devam edebildi mi günler devretmeye? Yoksa hep o tarihe hapis mi kaldı umutlar?
Hiç gitmediğin bir şehirde hava ne kadar soğuk olur? Sayılı gün çabuk geçer, peki sayamadığın günler, soramadığın günler? Bir gün yeniden çalar mı o telefon, ve tamamlanır mı cümleler? Vazgeçer miyiz bu Polyannacılık oyunundan? Gururla anlatır mısın neler yaşadığını ve şükürle anımsar mıyız ne çok beklediğimizi, ne çok özlediğimizi? Konuşmak güzel. Susmak daha güzel.
Zamanı dinlemek istiyorum. Geçen zamanı, yaşanmışları, yaşanmamışları, yaşansa neler olurduları, ya yaşanmasaydıları, keşkeleri, belkileri… Hepsini dinlemek, düşünmek, pişman olmak, heyecanlanmak, umutlanmak, mutlu olmak, heyecanlanmak istiyorum. Yaşamak istiyorum. Ertelemek istemiyorum. Korkmak istemiyorum. Ya sonraki sayfada olmazlarsa korkusuyla yaşamak istemiyorum. Ne kadar çok seversem giderler? Öğrenmek istemiyorum. Ayrılık konusunda yüzyılın cahili kalmak benim kariyer hedefim.
Tüm yaşananlara rağmen, tüm inanmışlığıyla “yaşanacak günler var daha” diyor bir baba. En büyük rütbesi “baba” olmak. Sökülemez, alınamaz. İlelebet “baba”. Şerefiyle, namusuyla, dürüstlüğüyle yaşanmış ömür bir babanın evlatlarına vereceği en güzel öğüt. Ben babamın en büyük hayranıyım!
Umutların buz kestiği bir odada nasıl hayatta kalır insan? Sıvası dökülmüş bir tavana bakarak güneşli günler nasıl hayal edilir? Gözlerindeki hüzün en güzel hangi tebessümle saklanır? Realiteler denizinde kulaç atarken insan, nasıl rüyalar anlatır sevdiklerine? Duyduklarına inanmak isterken insanoğlu ne kadar aciz görünür gökyüzünden? Ve o rüyalar bir gün sahiden hayra çıkar mı?