in

Hiçbir Yerin Ortasında

Otogarlar, bir şeyleri terk ettiğimiz, garip ve tozlu yerler olarak tarihe isimlerini kazıyacak gibiler. En eskisinden en yenisine kadar içerisinde hızla dönen bir terk edilmişlik var gibi geliyor ne zaman gitsem. Hatta birini otogarda karşılamaya gittiğimde bile gömleğimin yakasından içeri doğru sinsi bir hüznün yürüdüğünü hissediyorum. Bir yerden bir yere gitmek, gittiğimiz yerde biriyle kavuşacak bile olsak bir mekândan ve bağlamdan kopma, ayrılma, bir şeyleri, birtakım anıları kendi hâline bırakma eylemi değil mi? Otobüse bindiğim zaman da böyle, bu hislerle dolu, düşüncenin kıyılarına kıyılarına vurduğum saatler yaşıyorum.

Bavulumu bırakıp otobüsün içine geçiyorum, koltuğumu bulup otururken kafamın tepesini yukarıdaki seleye hafifçe tosluyorum, bir nefes verip koltuğuma yerleşiyorum: O artık benim koltuğum. Küçük bir alanda saatlerce düşüneceğim, yolları izleyerek aklımda kalan anılarımı geri geri iteceğim. Sorumluluklarımdan birkaç saat uzağım: Uyuyacağım, uyanacağım, başım düşecek gibi olacak, dizlerim ağrıyacak… Sonra geçtiğim yollarla aramda bir bağ oluşuyor: Bilmediğim yerler, durakladığım molalar ya da bozkırlar, iki tepe arasındaki küçük köyler, hepsi benim içimdeki boşluk hissini beni ürküterek hatırlatıyor. Onlar içlerinde hiçbir şeyi ihtiva ediyorlar; ancak hiçbir şey ihtiva etmiyor değiller. Hareketsizler, sessizler, bakışlarıma cılız ışıklarıyla karşılık veriyorlar, belki de hiç yaşamıyorlar, dünyanın var olmaktan uyuşmuş, karıncalanmış birer organı onlar. Peki ben? Koltukta oturmuş giderken yalnızca başladığım ve bitirdiğim yeri biliyorum. Ortası koca bir boşluk: Doğdum sanıp sonra da nihai sona kavuşacağım hayat yolculuğu gibi.

“Ben” dışında var olan sadece birkaç şey var otobüs yolculuğunda, diğerlerini görmüyorum. Sağ çaprazımdaki yolcunun televizyon ekranı, önümdeki yolcununsa televizyonunun cama yansıyan ekranı ve arkamdaki yolcunun sırtıma batan dizleri var, camdaki aksim bir de. Buradan ihtiyacım olan her şeyi gözleyebiliyorum, beni yol boyu doyuracak sayıda gözlem mevcut ve gözlerim yorulana dek çalışmayı seviyorlar. “O filmi bitirebilecek mi? Filmi izliyor mu yoksa durup durup etrafa mı bakınıyor? Tepki veriyor mu?” sorularına aradığım yanıtlarla o yolcular için bir portre çizmeye çalışıyorum. Biri öksürdüğünde dönüp bakıyorlar mı? Kendilerine karşı olan mükemmeliyet ölçütlerine bakıyorum, insani durumları ne türlü değerlendikleri çoğu zaman yüzlerinden okunuyor, seçtikleri filmler, yani tercihleri benim için önem taşıyor. Hiç kendi televizyonumu açmıyorum, sadece onları izliyorum.
“Ben”i ben yapan “onlar”a karşı yeteri kadar gözlem yaptıktan sonra sol yanımdaki cama çeviriyorum başımı, cama yansıyan bir öteki suret: Ya sen? Onları gözlemlerken onlar hakkında vardığım yargılar, çabuk sonuca ulaşmaya çalışırken yaptığım hatalar… Hata yaptığımı bile bile yaptığım hatalar bunlar. Çünkü camda
yansıyan aksim aslında bölünmüş benliğimin bir diğer parçası, bana hata yaptığımı
hızlı bir şekilde bildirebiliyor. Açıkça narsistik bir durum bu. O boşluğu, o hiçbir
yer fikrini kendimle örtüyorum aslında, yolcular ve izledikleri filmler tamamen
benim yargılarım, benim onlara yüklediğim anlamlardan ve benim camdaki
aksimle yaptığım bir hesap sonucu ortaya çıkan yeni açıklamalardan ibaret. Bu
kaçtığım ve örttüğüm hiçlik duygusu beni acıktırıyor ya da ben öyle bir yargıya
varmak istiyorum, çünkü boşlukta savrulan aklım benden başka şeyler istiyor. Bu
şeyi bulmaya çalışıyorum. Kapalı durumda olan televizyonumun ekranındaki
yansımama bakıyorum bu sefer, yok. Telefonumdaki renksiz yansımam? Yine yok.
Hilmi Yavuz’un mısralarını hatırlıyorum: “senin perde perde açarak/hiçliğe doğru
inişin” (35). Oturuşumu düzeltiyorum. Perde perde içimdeki boşluklara doğru
iniyorum, üzerlerine örttüğüm perdeleri kaldırıyorum birer birer. Arabanın
çıkardığı uğultulardan uyuşmuş hâlde yine cama bakıyorum, bu kez kendi aksimi
delip geçiyor gözlerim. Uzaklara, hiçlikleri hiçlik yapan içimdeki o “Yara
Şiirleri”ne ulaşmaya uğraşıyorum. Midemde açılan bir boşluk beni kıvrandırmaya
başlıyor.

Yol ilerliyor ve ben bitiş noktasına daha çok yaklaşıyorum. Hüznünden
kaçtığım bir otogardan, hüznünden kaçacağım bir başka otogara doğru gidiyorum.
Sonunda içimdeki boşluğu, midemdeki burkuntuyu anlayıp, aklımı susturacak
kelimeyi buluyorum. Yolculuğa niye çıktığımı hatırlıyorum, titreyen camda her an
yok olmaya hazır kendi aksimin niçin bu denli bölündüğünü anlıyorum. İçimde bir
özlem var çünkü. Bu özlem beni bir yerden diğerine savuruyor. Bu özlem beni
otogarların “Ayrılıklar Cumhuriyeti’nin Başkenti” olduğuna inandırıyor. Çünkü
benliğimin tüm kırık parçalarını birleştirince ortaya kabuğu soyulmuş bir yara
çıkıyor, otobüsten nemli sırtımla inip bavulumu aldığım ve dönüp şehir merkezine
baktığım o anda yaramın ağzıma kadar açıldığını hissediyorum. Üşüyorum, çabuk
olmam gerek, sırtımda nem. Hiçbir yerden özlediğim yere geldiğimi anlıyorum.
İçimdeki hiçliğe anlamlı bir duygu oturtuyor otogarlar artık: Özlem.

 

Kaynakça
Yavuz, Hilmi. Yara Şiirleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2013.

Sevdiniz mi?

Avatar

Yazar Onur Tuğrul Karabıçak

Geç sosyoloji çırağı, yazı ve tahlil üzerine.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Comments

0 comments

Malihulya’yı Bulmak | Şekip Can Gökalp

Kum Güzeli | Ulus Baker