in

Histeri | Hatice Kübra İpek

Her nefes alışımda kaburgalarımı zorlayacak derece ağrıyor ciğerlerim. Nefesim adeta buz tutmuş gibi, içime işleyen soğuğun tarifi ise imkânsız. Sıcaklık nasıl bir şeydi unuttum sanki. Hoş, iki gündür üşümeye bağlı titremelerim etkisini kaybetti. Ciddi bir uyuşukluk var artık duyularımda. Eskisi kadar umutsuz değilim, çünkü ölüm korkutmuyor gözümü soğuk kadar aslında.

Şu uçsuz bucaksız beyazlık içerisinde Azrail’in daha güzel gözükeceğine eminim gözüme…

Sürekli anılar canlanıyor zihnimde! Zamanı tüketmenin bir yolunu kendince de olsa buldu sanırım içim. Şu mağaraya sığındık sığınalı daha korunaklı hissetmeliydik aslında. Ama kurtulma ümidimizi kaybettik başımıza gelenlerden sonra…

Yavaş yavaş uyuşan kollarımda ağrılar artarken, zar zor yaktığımız cılız ateş giderek azalıyor. Hâlbuki sırt çantamızda yakılabilecek ne varsa yığdık ortaya. Etraftan bulabileceğimiz birkaç kuru dal olsaydı keşke. Muhtemelen ıssız bir adaya düşmeyi, burada böylece kalmış olmaya tercih ederdim. Hem yiyeceğimiz olurdu, hem de ısınacak kuru dallarımız. Soğuğun bu derece dehşet verebileceğini burada öğrendim.

Okay; “Everest’e tırmanmak ister misin?” diye sorduğunda benimle alay ediyor zannetmiştim. Ama etmiyormuş. Everest’ten önce alıştırma olarak birkaç tırmanış rotası belirledik. Başımızda James adında bir İngiliz dağcı vardı. Okay’la da daha önceden tanışıyorlarmış.

İlk olarak Arjantin’e gitmeye karar verdik. Zaten daha gitmeden Aconcagua Dağı hakkında türlü hikâyeler dinlemiştik. Hatta Okay, geçen sene False Polish Glacier rotasından, yani Kuzeydoğu’dan tırmanmış bu dağa. Aslında klasik rotasına bakarsanız; teknik tırmanış içermeyen bir yürüyüş, ancak yüksekliği ve zaman zaman oluşan aşırı sert hava koşullarıyla, bazı sorunlarla karşılaşabileceğimizi söylediler yola çıkmadan önce.

Neredeyse 30 saati geçkin uzun ve hatta üç aktarmalı bir uçak yolculuğundan sonra Arjantin’in Mendoza şehrine varabildik. Tanıştığımız herkes eğlenceli ve keyifli gözüküyordu. Sanırım en heyecanlı olan bendim aralarında. Sonunda Şili’ye olan karayolu sınırındaki Pointe Del Inca ve ana kampa ulaşabilmek için; yürüyüşümüzün başlayacağı Horcones’den yola çıktık. İki gün neredeyse 40 km yol kat ederek Confluenza’da geceledik. Plaza Mulas’daki ana kampa vardığımızda, Everest’e tırmanmaktan kesinlikle vazgeçtim. Her milletten insan hınca hınç doldurmuştu çadırlarla her yeri.

Canım bu kabalık ve hengâmede sıkılmaya başlamıştı ki ekipçe Bonete tepesine yürüyerek çıkmaya karar verdik. En sonunda da zirveye çıkışımız başladı. Aşırı şiddetli rüzgâra aldırmadan sabırla devam ettik. Hatta planlanan zamandan geriye düştüğümüz oldu. Üstelik zirve tırmanışına başladığımızda beklediğimizden daha soğuktu hava. Önceki günlerinde kar yağışları soğuğa eklendiğinde, zemin derinleşmiş ve karla kaplanmıştı. James bu durumdan ötürü; geri dönüş kararı aldı ama bir kısmımız buna itiraz ettiği için sonunda devam etmeye karar verdi. Dağın en geniş ve en doruk kısmında, hava apaçık ve tertemiz, görüşümüz ise sınırsızdı. Tuhaf bir ılık hava yokladı üzerimizi. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim. Birkaç ufak tırmanışım olmuştu ama böylesine bir manzarayı ilk defa görüyordum. Sanki onca zamandır yapmam gereken tek şey buymuş gibi hissediyordum. Başarmanın verdiği mutluluğu tarifim ise; imkânsız diyebilirim.

Hatta bu başarı, Everest tırmanışın o an yeniden düşünmeme sebep oldu. Gözlerim manzaranın güzelliği ile bayram etmişken, zirveden yavaş yavaş inmeye başladı ekip. Kimi buradan sonra Fuji’ye gitmemiz gerektiğini söylüyordu. Kimi direkt Everest’e. Dinlenme moduna girdiğimiz günün ertesinde ise daha uykudayken bir anda çığ düştü üzerimize…

Sahi biz ekipte kaç kişiydik? Geriye sadece biz mi kaldık onca kişiden!

İşte ateş de yine azaldı. Okay nerede kaldı acaba?

Yeniden korku sarmalına dolanırken, Okay göz hizamda belirdi. Nasıl yaptıysa yakacak bir şeyler bulmuş yeniden. Ateşin etrafında kurutup ateşe öyle atıyor getirdiklerini. Ufak bir çaydanlıkta ise sürekli kar kaynıyor. Ama yiyeceğimiz yok. Şöyle dumanı üzerinde tüten bir tarhana çorbası olsaydı şimdi keşke. Öyle özledim ki annemin yemeklerini, anlatamam. Okay’la hava karardığında, bazen de gün ağardığında, hatta gün ortasında sanırım, oldukça sık özlediğimiz yiyeceklerden bahsediyoruz. Ben klasik ev yemeklerini özlüyorum, o ise kebap çeşitlerini…

“Of şöyle acılı bir Adana olacak!” diyor Okay ağzı sulana sulana mesela. Sofraya oturmuş, önünde de tabak varmış gibi yapıyor. “Yufkayı şöyle sereceksin, üzerine Adana, bol soğanlı salata, azıcıkta limon, bas pul biberi de…” derken hayalinde canlandırıyor her şeyi, elleriyle de gösteriyor tek tek bana… Sonunda ağzına lokma lokma atarken Adana dürümünü, şapur şupur sesler de çıkarıyor. “O da mı acılı?” diyorum, dönüp bakıyor bana kızgın kızgın. “Herhalde yani!” diyor. Ben ise onun aksine, annemin yaptığı incecik kalem gibi sarmaları özlüyorum. Hayalimde limonu sıka sıka bir tencere dolusu sarmayı mideme indiriyorum. Annem bizden haber alamayınca kim bilir ne hale gelmiştir şimdi?

Belki de ailelerimize öldüğümüz söylenmiştir. Sanırım… Buradan kurtulabilme gibi şansımız yok. Ölmemiz ise an meselesi. Çığın altında kaldığımız ilk günlerde, soğuk kaybetmişti etkisini. Bulanık bir zihin ve hissizlikle uyanmıştım sanki. Ne kadar süre öyle kaldım bilemiyorum Sonunda kendime gelebildiğimde Okay’ın sırtındaydım. Ben zaten tüy gibi hafif biriyim. Okay ise benim neredeyse üç katım. Ölü ve morarmış eller ve aynı renkteki korkunç yüzlerin arasında dehşete kapılmış bir şekilde geçtik. Kan yoktu. Sadece ölü yüzler vardı. Hâlbuki bir gece önce birbirimizle şakalaşıyorduk.

Zihnim şu sıralar tekrar tekrar yaşatıyor bana aynı anları. Sürekli anılar arasında  gidip geliyorum. Çığ yeniden düşüyor üzerime sanki. Nefes alamayan bir haldeyken uyandırıyor Okay beni. Parmaklarım tamamen hissiz. Okay sağlıklı sanırım bana göre ama onunda yüzünde ciddi yaralar var. Kötü gözüktüğünü söyleyemiyorum. Zaten o da bana söylemiyor. Muhtemelen de söylemeyecek beni üzmemek için. Sağ elimin parmaklarındaki morarıklık giderek yukarılara doğru yükseliyor. Kurtulabilirsek buradan, kesmeleri gerekecekmiş gibi hissediyorum ama kurtulamazsak söylemek istediklerim var bizi bulanlara. Okay’da benim gibi düşünüyor, o yüzden bir video çekmeye karar verdik. Ölümüz dahi bulunursa veda etmemden gitmiş olmak istemedik.

“Hazır olduğunda başla!” diyerek kamerayı hazırladı benim için. Bataryası oldukça düşük olduğundan acele etmeliyim ama neler söyleyebileceğimi de tam manasıyla düşünmedim. Mağaranın dışına doğru yürüyerek uzaklaşınca benden “Anne!” diyerek hemen söze girdim. “Özledim seni…” derken ağlamamak için zor tuttum kendimi. “Evet, doğru duydun. Huysuz oğlun söylüyor bunları. Lütfen ağlama. Sanırım seninle muhabbet etmeyeli hayli zaman oldu. En son 12 yaşındaydım ve kötü bir not almıştım. Üzülmememi söylediğin o günden beri çok ciddi bunalımlar yaşadım. Sana bir buket çiçek almak; nedense hiç aklıma gelmedi. Sana dair güzel cümleler de kurmadım hiç. Ben alında sana doğru dürüst bir hediye dahi almadım değil mi? Kızdın mı, üzüldün mü ilgisizliğimden ötürü bilemiyorum. Şu son zamanlarımı yaşarken, sık sık bunları düşünüyorum. Ben sanırım ilk defa kendimden başka birini düşünüyorum. 36 yaşında dul kalan bir kadın olarak gayet iyi idare ettin beni. Hiç evlenmedin, belki de tekrar âşık olmayı dahi düşünmedin benim yüzümden. Ama keşke olsaydın anne. Seni şimdi teselli edecek bir eşin, dönüp sarılabileceğin bir evladın daha olabilirdi… Onca zamandır bir başına çalışmak ve bunca ağırlığın altında tek başına kalmak zorunda kalmazdın. Neticede üzerlerine kalırız diye ne senin tarafın, ne de babamın tarafı bize destek olmadı. Şimdilerde arayan soranının olmadığının da farkındayım. Yalnız bırakıldık. Psikopata bağlamış haylaz bir çocukla baş başa kaldın, biliyorum. Çok zorladım seni ama benden hiç şikâyet etmedin. Affet anne… Bilemedim. Cahildim.”

Sözlerime ara veriyorum. Çünkü dilim damağım açlığın etkisiyle kavruluyor. Yüzüm nasıl gözüküyor acaba şu an? Kötü gözüküyorsam, annem çok daha fazla üzülecektir beni gördüğü zaman. Karnımın açlığını öyle çok hissediyorum ki, Okay’ın hala ayakta kalabilmesi tuhaf geliyor. Kim bilir? Belki de yiyecek bir şeyleri var, nasıl olsa ilk ölecek olan benim diye, benden saklıyor.

Tabi birde kurtlar var. Geceleri uluyorlar. Mağaranın kapısının önüne çadırdan yaptığı brandayı geriyor Okay. Hem onları uzak tutuyor, hem bizi soğuktan koruyor. Zaten açlıktan ölmezsek, bizi onlar öldürecek, bunu gayet iyi biliyorum…

“Ölenlerin çantalarına ulaşabilsek!” diyorum Okay’a. Kameranın açık olması umurumda değil. Hatta sözlerimin yarım kalmış olması da, sadece çok açım ve dayanamıyorum daha fazla. Okay oturduğu taşın üzerinden kalkıp yanıma geliyor, çökmüş ve zayıflamış yüzüyle yüzüme öylece bakıyor bir süre…

“Böyle giderse birbirimizi yiyeceğiz” diyorum, espirime karşılık bir tebessüm dahi etmiyor. Birkaç parça eşya topluyor. Sonra kamerayı kapatıp, bana bir şey demeden mağaradan çıkıyor. Sanırım ölenlerin olduğu yere gidiyor. Kurtlar gelirse diye arkasından brandayı kapasa da, ateş söndüğü zaman burada yine ölme ihtimalim var, eminim bunu o da biliyor. Hatta ateş sönmeden de ölebilirim, gittikçe gücüm azalıyor. Kolumdaki morarma artıp vücuduma yayılıyor sanki. Ağrılarım şiddetlendikçe soğuk soğuk terliyorum. Belki Okay kurtulur buralardan. Benimle bu mağarada ölmektense, bir küçük umuda tutunur dışarıda. Çürüyorum sanki içten içe. Tuhaf bir koku yayılıyor üzerimden. Ölüm kokuyorum belki de…

O gittikten sonra kameraya söylediklerimin yarım kalmasından ötürü sözlerime devam etmek istiyorum ama yapamıyorum. Ellerimi hareket ettirmeye halim yok. Hava giderek kararırken, kurtların sesi artıyor. Yavaş yavaş sönmeye yüz tutan ateşi gördükçe için için; “Beni kurtlara yem olmadan kurtar buradan Allah’ım” diye dua ediyorum. En azından onlar içeri girmeden ölürsem, hiçbir acı hissetmem. Bir yandan  ağrılarım artıyor, boynumdan belime doğru sancılar girip geçiyor. Öksürmek istiyorum ama ciğerlerim göğüs kafesimden fırlayacak gibi canımı yakıyor. Kurtların sesi yaklaştıkça kalbimdeki çarpıntı artarken gözlerim belime doğru giren son sancıyla kapalı kalıyor…

***

-“Merhabalar Doktor Bey!”

-“Nasıl hissediyorsunuz bu gün Tuna Bey?”

-“Ne yalan söyleyeyim oldukça iyi aslında. Kolum kesildi kesileli neredeyse 1 sene oldu. Sıcak havalarda daha iyi hissediyorum ama psikolojim soğuklarda bozuluyor. Sanırım iyice  kabullendim ve alıştım bu duruma. Bazen yokluğunu dahi hissetmiyorum. Engelli olmak eskisi kadar canımı acıtmıyor.”

Ben konuşurken doktorum gülümsüyor, bir yandan da stetoskobu ile yanıma yaklaşıyor. O an da kurtarıldığım gün geliyor aklıma…

Okay, yiyecek bir şeyler aramak için ölenlerin yanına gittiğinde çantaları karların altında bulamamış. Daha sonra yağan kar ölüleri dahi örtmüş. Birkaç çadırın ucu gözükmüyor olsa, belki de kaybolurmuş. Elleriyle kazıp bir şeyler bulmaya çalışırken zaman geçmiş bayağı. Bir anda sesler gelmiş onun olduğu tarafa. Nihayet arama-kurtarma ekibi Okay’ı bulmuş. Okay’da onları hemen benim yanıma getirmiş, ama kurtarılabilme ümidim yokmuş. Kangren olan kolum, aynı zamanda kanıma karışan kötü kan. Ah, bunların daha da fazlası!

Sonunda da duran kalbim, geri getirilişim, sonra tekrar gidişim… Daha da kötüsü; kolum yokken yeniden gözlerimi açmak oldu sanırım. Başımda ağlayan annem ve Okay’ı görünce başta çok sevindim, sonra ise kolumu fark ettiğimde artık kimsenin beni kurtaramayacağını düşündüğüm bir yola girdim. Nedense düşündüğüm gibi olmadı…

Birkaç ay sonra Okay’ın arama kurtarma ekiplerinden birine katılmak için eğitim aldığını öğrenince, bende katılmak istedim. Kimsenin bizim yaşadıklarımızı yaşamaması için herkesten fazla çalıştım. Sonunda kendimi geliştirdiğim gibi bu duruma da alıştım. Üstelik yeni tanıştığım kız arkadaşım Ela’da bana her konuda destek oldu. Onu da arama-kurtarma ekibine sağlık eğitimi verdiği için tanıdım.

-“Şikâyetin nedir?” diye soran doktora bir an için boş gözlerle baktım. Sırtımdaki tişörtü indirdi. Demek çoktan dinlemişti ciğerlerimi. Arada muayene olmaya gelmem gerekiyor. Ciğerlerimde hafifte olsa bazı hasarlar var hala. Ben konuşmayınca kolumu kesilen yerinden incelemeye başlıyor doktor. Gülümseyerek kendime gelmeye çalışarak;

-“Kolum sanki hala yerinde ve hiç kesilmemiş gibi hissediyorum bazen. Bana güleceksiniz belki ama üşüyormuşum gibi geliyor. Yani daha doğrusu bu bir kere oldu ama size söylemeden yapamadım. O an sanki çok soğukmuş gibi geldi. Uzun kollu bir şeyler giyme ihtiyacı hissettim bu sıcakta dahi…” dedim. Bir anda çekildi geri. Göz hizama eğilip yüzüme ciddi miyim diye baktı. Sanırım deli olduğumu söyleyerek beni bir psikoloğa falan gönderecek. Zaten bir danışmanım var ama ne diyebilirim ki şimdi? “Şaka yaptım!” demekle dememek arası gidip gelirken çenesini sıvazlayan doktor.

“Bugün de oldu mu?” diye sordu. Korkarak düşünceli halinden;

“Hayır” dedim.

“Sadece sabaha kadar devam etti. Sonra bir anda durdu.”

Gözlerindeki gözlüklerini çıkartıp masasına atarken.

“Hayret bir şey, mümkün olmamalı!” dedi.

“Ne o mümkün olmayan?” diye sormadan yapamadım.

“Ben sizin kesilen kolunuzu akademide okuyan öğrencilere göstermek için saklamıştım. Dün öğrenciler kendi aralarında şakalaşırken, çarpıp düşürdüler içinde durduğu kavanozu. Ben de bozulmasın diye solüsyonlu suyla hemen buzluğa kaldırdım!”

Sevdiniz mi?

Avatar

Yazar heybedar

Heybedar Dergisi Yazı İşleri

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Comments

0 comments

Kışı Sevme Çalışmaları

Yazar Alımı