Mevsimin güze döndüğü bu taze vakitlerde bir ikindi zamanı, her daim oturduğu ve gizli bir antlaşmayla gönlüne tapuladığı bankta gene tek başınaydı. Şu 67 senelik ömründe güneşin yitip giden hasta bir adam gibi rengini kaybedişini izlemek, kendine vazife edindiği en mühim şeydi.

Yaprakları sararmaya yüz tutmuş ve muhtemelen kendisinden daha yaşlı olan çınarın hemen altındaki bu bank ve içi saman kâğıdından olan eski bir defter en kadim dostu olmuştu son zamanlarda. Her gün buraya gelip bu sessiz ikindilerin nöbetlerini akşama devredişini izler ve ardından duygularına kelimelerden kıyafetler giydirip, koyu bir çay eşliğinde bu solgun satırlarda ağırlardı. Kimi zaman tek bir kelimeye ev sahipliği yapan satırların kimi zaman sayfalar dolusu konuğu ağırladığı olmuştu.

Ve kimi zaman bu konuklar gönlünden kalemine hicret eden muhacirler oluverir, kimisi de satırlara doğru olan bu rotadan çıkıp; gözlerinden yanaklarına doğru naif, minik damlalar şekilde akardı gönlünün ırmağından.

Kalemi gene elindeki her zamanki yerini almış bugünkü konukları yerlerine ulaştırmak için sabırsızlanıyorken, satırlar da misafirlerini heyecanla karşılamaya hazırlanıyorlardı. Ve satırların merakla beklediği, kalemin bir an önce ulaştırmak istediği konuklar nihayet solgun sayfada yerini almıştı.

“HASRET ve HÜZÜN” sayfanın ortasında yıkık bir anıt gibi kalakalmıştı.

“Hasret… Yoran…

Ve hasret en güzel dert yüreğe” diye geçirdi içinden.

Senelerden beri yaşanmış her şeye şahitlik eden gözleri ufka doğru yöneldi. Limanı terk etmeye hazırlanan geminin güvertesine ilişti bakışları.

Geminin ağır ağır iskeleden ayrılışını…

Martı çığlıklarına karışan siren sesini…

Geride kalanlarda hasreti, bırakıp gidenlerde yahut gitmek zorunda olanlarda hüznü…

Ve her ikisinin de nişanesi olan gözyaşını…

Gözyaşlarını silen adamları…

Yahut silmek yerine onları birer gönül madalyaları olarak taşıyan kadınları…

Ve tüm bu olanları, oturduğu banktan öylece izliyordu.

Birden “sahi” dedi, “sahi ne anlama geliyor bu iki kelime?”

Hüzün ve hasret ne anlama geliyordu.

Lügate bakıldığında biri keder öteki özleyiş olan bu kelimeler, yüreğe bakıldığındaysa birbirine âşık iki sözcük…

Leyl-ü Mecnun gibi Şems-ü pare gibi.

Âşık, yoldaş, yarenlerdi birbirlerine.

Hasreti besleyen hüzün, hüznü besleyen aşk, aşkı besleyen hasret katmerlendi yüreğinde. İnsanoğlunun lütfuna ilahi bir kalemle çizilip sunulan denize doğru çevirdi bu sefer ihtiyar gözlerini. Ve her daim gönlündeki o pejmürdeliği o nemli ve pis ıslaklığı sıcacık bir ana kucağına çeviren çayından bir yudum alıp “bin şükür varlığına” dedi. Vakit hayli ilerlemiş, artık akşam nöbeti devralmak üzereydi. Usulca defteri kapattı. Çayından bir yudum daha alıp arkasına yaslandığı vakit, genç bir kız gelip oturuverdi bankın diğer ucuna. Sessizce, birdenbire..

Yaşlı adam arkasına yaslanmış vaziyette martı sesleri eşliğinde öylece denize bakıyordu. Hava hafif serinlemiş, ruhunu okşayan meltem yanında denizin genzi yakan tuzlu havasını ve utangaç iç çekişleriyle birlikte bir kızı getirmiş, bırakıvermişti.

Yaşlı adam göz ucuyla genç kıza baktı. Az önce geminin ardından iskelede kalan hasretin, vücut bulmuş hali olduğunu anladı ve hafif bir tebessüm belirdi dudaklarında. Ardından yorgun bakışları tekrar denize yöneldi.

Bundan yıllar evvel burada bıraktığı zevcesi düştü yâdına. Onun da kırmızı pabuçları vardı aynı bu kızın olduğu gibi. Bir çift pabuca takılıp gitti aklı. Zihni sisli bir sonbahar sabahını andırıyordu. Sislerin dağılmasını umarcasına kafasını iki yana salladı. Görüntüler netleşti, kırmızı pabuç netleşti. Derin bir iç çekti yaşlı adam. Kız ağladı. Adam iç çekti. İç çekti ve düşündü.

Biz şu an güzü yaşıyoruz diye düşündü ardından bunun bir de nevbaharı olduğu hatırına geldi. “Nevbahar gelince;

Uykusundan uyanıyor yeryüzü, ama bir tek biz insanlar uyanamıyoruz” dedi.

Tüm mahlûkat uyanıyor, yenileniyor, tazeleniyor…

Ve bir tek biz kalıyoruz eski, eski ve yıpranmış, yıpranmış ve kirlenmiş diye düşündü.

Ardından anneanne sandığındaki naftalin kokan tülbentler geldi aklına. O tülbentler gibi unutulmuş, tozlanmış yüreğimiz ve onun içinde taşıdığımız insanlığımız, insanlığımızın içinde merhametimiz tozlanıp sararıp kalakalmış diye geçirdi içinden. Son kelimelerini söylerken kalbinin sesi daha cılız ve titrek çıkmıştı sanki. Ardından biraz duraksadı ve devam etti.

Biz insanoğlunun yüreği, hasta bir çift göz gibi diye düşündü. Miyop olmuş bir çift göz gibi… Şu anı yaşıyor, ileriyi göremiyor ilerdeki ışığı ve aydınlığı seçemiyor yüreğimiz. Hâlbuki sağlıklı bir göz o ışığı gördüğü için üzülmez, telaşlanmaz, korkmaz. Tırtılın ölümüne üzülmez, kelebek olarak hayatına devam edeceğini bildiği için diyerek; naif kalbine, üzüldüğü için minik bir sitem etti. Sabrı ve sabretmenin kıymetini bilmek gerek diye düşündü. Gözleri nemlenmişti, cebinden çıkardığı, kenarında eski bir leylak işlemesi olan mendiline sildi, zevcesine olan hasretinin nişanelerini.

Bir süre öylece durdu, kırmızı rugan pabuçlara baktı, birçok anı belirdi kırmızı pabuçların gölgesinde.

Genç kızın iç çekişleri dinmişti. Sakinleşmiş, dinginleşmişti. Usulünce toparlanarak kalktı. Sessiz gözyaşlarının ve mahcup hıçkırıkların yerini bir çift topuk tıkırtısı devraldı.

Yaşlı adam kapatmış olduğu defterini çıkarıp şu satırları ekledi:

“Vakit hazan vaktidir. Vakit bir sonbahar…

Yapraklarım dökülüyor usulca, kalbimden gözlerime doğru…”

Böylece yorgun ve hasret kokan birkaç misafiri daha kondurmuştu satırlara. Topuk tıkırtısı artık duyulmaz olmuş, sonunda akşam nöbeti devralmıştı.

Bir daha geri gelebilmek için, çınarın himayesindeki bu banktan ayrılma vakti gelmişti artık.