Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

“Toplum burada bildiğimizden farklı şekillerde birbirine bağlanmış.

Örneğin Çatalhöyük’te 9 bin yıl önce doğmuş olsaydınız,

biyolojik ailenizle yaşamıyor olabilirdiniz.

Yeni doğan bebeklerin yerleşimdeki diğer evlere,

ailelere verildiğini görüyoruz.

Dolayısıyla bu topluluğun karmaşık biyolojik bağlar kurarak

büyük bir aile gibi yaşadığını söylemek mümkün.

Onları bir arada tutan,

belki de garipseyeceğiniz başka gelenekleri de var.

Cenazeler; kafa, kol, hatta diş gibi parçalara ayrılarak

farklı evlere dağıtılıyor ve evlerin altına gömülüyor.

Doğumda da ölümde de bu gelenekler sayesinde

8 bin kişi kuvvetli sosyal bağlar kurmuş.”

Prof. Ian Hodder

Uygarlık tarihinin en önemli yollarının ana buluşma noktası sayılan Anadolu toprakları, bilinen en eski yerleşim merkezlerinden biri olan kadim coğrafyalar atlası Çatalhöyük’ü de kalbinde saklar. Konya ili Çumra ilçesi sınırları içerisinde bulunan ve 9 bin yıllık tarihiyle göz kamaştıran Çatalhöyük, dünya üzerinde insanoğlunun ilk toplu yerleşime geçtiği yerlerden biri olma özelliğiyle insanlık tarihinin izlerine ışık tutan önemli bir tarihi merkez noktası olarak kabul edilmektedir. 2012 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınan, Anadolu’nun ve yakın Doğu’nun en büyük neolitik yerleşimi olarak kabul edilen Çatalhöyük, bıraktığı izlere göre 8 binlik devasa nüfusuyla göçebelikten yerleşik hayata geçilen dönemde bir tür metropol/anakent olma özelliği taşımaktaydı. Konya’nın Çumra ilçesinin 11 km kuzeyinde Konya Ovası’na hâkim bir tepeye konuşlanan Çatalhöyük, farklı yükseklikte iki tepe biçiminde göründüğünden dolayı ‘çatal’ sıfatını almıştır. 9 bin yıl kadar önce neolitik çağ insanlarının yaşadığı bir yerleşim alanı olan bu bölge; köy niteliğindeki ‘görece daha küçük ve daha plansız’ yerleşim birimlerinden, kent olma özelliği taşıyan ‘daha kalabalık ve daha büyük’ yerleşim birimlerine geçişin ilk örneklerinden biri olarak sayılmaktadır. Tarım toplumuna geçiş çağında 8 bin insanın bir arada yaşadığı kent niteliğindeki bu ilk yerleşim alanı, eski Ahit’te “Palmiye ağaçları şehri” olarak anılanFilistin’deki Eriha ile  birlikte arkeolojik araştırmalarda  en sık kullanılan örneklerden biri olarak, birçok özelliğiyle kentleşmiş bir yerleşim alanı olarak kabul edilir.

DÜNYA BİR MEZARLIK VE ÖLÜM; İKİ ODA – BİR ADIM

İnsanoğlu ilk çağlardan beri barınmak ve acımasız doğa şartlarından korunmak için türlü boyut ve çeşitlerdeki evlerde yaşamıştır. Ev, insanın anne karnından sonraki ilk sığınağıdır. Bu sığınaklar hem mahremi hem sakınmayı temsil ederler. İnsan evinde doğadaki olağan tehlikelerden sakınır ve kendisine daimi olarak bir ikamet ve sükûnet alanı tesis eder. İnsan eviyle huzur bulur. Evler aynı zamanda ölüme hazırlık karargâhlardır. Ev kavramsalında yalnızca dört-duvar beton mekân tasviri yoktur. Evler ölüme yakalandığımız yerler değil, bilakis ölüme hazırlandığımız yerlerdir. İnsan, evinin huzurunda ölümü selamlar. Ölüm hayatın olağan akışında yaşanan bir gerçekliktir, açık ve sarih bir işarettir. İnsan bu işaretleri takip eder. Ölüm zamandan bağımsız değil, bizzat zamanın içinde bir meseledir. İnsan asıl meselesinden uzaklaşmamalıdır. Mezarlıklar bizi bu gerçeklikten uzak tutmak için icat edilmiş modern mekânlardır. Ölülerimiz birlikte yaşadığımız ve kavuşmayı beklediğimiz hatıralarımızdır. İnsanoğlu için; ev / mezar, ölüm / gerçek, bir arada ve beraber düşünülmesi gereken, varlıklarıyla zamanı ve mekânı boyutlandıran kavramlardır.

Bu noktada insanın yerleşik hayata geçtiği ilk andan itibaren ev kavramını ölüm ve mezar’dan ayrı görmemesi fıtri bir anlama da kapı aralayacaktır. Çatalhöyük’te dokuz bin yıl önce yaşamaya başlamış, kim olduklarını asla bilemeyeceğimiz bir kavmin insanlarının, ölümle kurdukları ilişki biçiminin ve ölülerine gösterdikleri törensel saygının hayranlık uyandırıcı bir seviyede olduğunu söyleyebiliriz. Mezarların evlerin içinde bulunması(yani kalplerinin içinde bulunması) ölülerinin cenin pozisyonunda gömülmesi ve hane halkının ölülerini evlerine gömdükten sonra hayatlarına normal olarak devam etmesi, bize ilk yerleşik hayata geçen insanların, ölümü, yaşadıkları hayatın bir parçası olarak içselleştirdikleri ve bunu değerli bir mertebe olarak gördükleri sonucuna götürüyor.

Çatalhöyük kenti ilk yerleşim yerlerinden biri olarak, aynı zamanda tarihteki ilk ev mimarisi ve oturma planına rastlanan bağımsız yerleşim mekânıdır. Kerpiç ve ahşap malzemeler kullanılarak yapılan dikdörtgen planlı, kapısız ve penceresiz evler -her hanenin kendine ait müstakil duvarı olmak üzere- bitişik duvarlı olarak inşa edilmiştir. Genel olarak iki odaya ek olarak mutfak ve kilerden oluşan evlerin en ilginç özelliği, giriş kapılarının çatı kısmına yapılması, yani evlere damlara yapılan bir oyuktan girilmesidir. Vahşi hayvanlardan korunmak amacıyla yapıldığı tahmin edilen bitişik duvarlı ve ‘çatı girişli’ bu mimari yapıların varlığı, binlerce kişinin sokakları olmayan bir şehirde yan yana ve iç içe yaşadığı anlamına gelmektedir.

Odalar arası geçişin, örülen duvarların altında bırakılan bir boşluktan sürünmek suretiyle geçerek yapıldığı evlerin duvarlarına işlenen dikkat çekici resim ve kabartmaları, henüz yazının bulunmadığı bir çağda hane halkının sanatsal ilhamını simgeleyen kodlamalar olarak görmek mümkündür. Benim bu konudaki temel tezim, şiir’in, yazı bulunmadan önce keşfedildiği yönündedir. Form olarak farklı olsa da, Çatalhöyük’e baktığımızda şunu görürüz; yazı bulunmadan önce de yeryüzünde mebzul miktarda şiir mevcuttu. Çatalhöyük kazı başkanı Prof. Dr. Ian Hodder, bir açıklamasında ölülerle iletişimin sanat yoluyla sağlandığını söylüyor zaten; ‘’Çatalhöyük’te yaşayanlar, evlerinin ocaktan çıkan isle kaplanmasını önlemek için duvarlarını beyaz kille kaplardı. O nedenle bu katmanların her biri kazı sırasında, özenle, tek tek çıkarıldı. Bu oyuğun altındaki panelde duvarın boyandığı ve bu kırmızı boyanın hâlâ taze olduğu görülüyordu. Bu sene ortaya çıkan diğer bir heyecan verici bulgu ise, bir buzağı kafasının kırmızıya boyanarak başka bir evdeki oyuğun üzerine asılmış olmasıydı. Bu hayvan kafası, altında 9 adet mezarın bulunduğu platformun üzerine yerleştirilmiştir. Evlerde, ölenlerin gömüldüğü alanlarda sıklıkla çeşitli resimlere rastlıyoruz. Bu resim ve objelerin, o dönemde yaşayan insanların ölenlerle iletişim kurmasının bir yolu olduğunu düşünüyoruz.”

SOKAKSIZ ŞEHİRLERİN SESSİZLİĞİ

Dönemin toplumsal yaşamının ve sosyal hayatının merkezini oluşturan ‘ev’lere ulaşımın düzleştirilmiş çatılar üzerinden sağlanması, sokaksız şehirlerde yaşayan dönem insanlarının sosyal yaşantısının sıklıkla çatılarda geçtiğini göstermektedir. Çatılarda dönen hızlı bir sosyal yaşantı ve sokağa inmeden paylaşılan bir hayat. Çatalhöyük, binlerce yıllık tarihi boyunca üst üste inşa edilen evlerin oluşturduğu katmanlarla oluşmuş ve sonunda koca bir höyük haline gelmiştir. M.Ö 7. yüzyılda bu evlerde yaşayanların, ölülerini, yaşadıkları evlere kazdıkları mezarlara gömdükten sonra, bir sonraki kuşağın evlerini tamamıyla molozla doldurup bir üst katta yepyeni bir ev inşa etmeleri suretiyle oluşan dikey mimari yerleşimde, zemin seviyesi de periyodik olarak yüzyıllar boyu sürekli yükselmiş ve son olarak bugün ki durumuna ulaşmıştır. Anadolu’da Neolitik Kültür’ün izlerini süren dünyaca ünlü arkeolog James Mellaart tarafından ilk olarak 1960’lı yıllarda keşfedilen Çatalhöyük’ün, 1993 yılında Ian Hodder tarafından yapılan geniş çaplı kazı çalışmaları neticesinde büyük bir bölümünün daha açığa çıkarılması sağlanmıştır. Burada yapılan ilk kazılarda 13 yapı katı ortaya çıkarılmıştır. Çatalhöyük, bu anlamda mimarlık tarihinin en az insanlık tarihi kadar kadim bir sanat olduğunu da anlatır bize.

Dünyanın ilk imparatoru Akad Kralı Sargon’un henüz ortaya çıkmadığını düşünürsek, burada yaşayan insanların sur veya kale benzeri korunma amaçlı herhangi bir set yapmamalarından savaşçı bir toplum olmadıkları anlaşılıyor. Merkezi bir iktidarın ve mülk anlayışının olmadığı Çatalhöyük’te barışçıl, özgür ve üretken toplum yapısının izlerini sürmek mümkün. Çatalhöyük keşfedilmeden önce medeniyetler tarihinin başlangıç noktası olarak Yakın Doğu ve Mezopotamya baz alınmaktaydı. Çatalhöyük ile birlikte; bu keşif, insanlık tarihinin dokuz bin yıl önceki gelişim serüvenini anlayabilmek için önemli bir değer olarak; insanlığın tarihsel gelişimine ışık tutan başlangıç meridyeninin Türkiye ve Anadolu merkezli olduğunun bilimsel ispatı olarak kabul edilmiştir. Karşılaştırmalı medeniyet okuması ve yaşadığımız modern toplumla sosyolojik bir kıyas değerlendirmesi yapabilmemiz açısından da oldukça önem arz eden paha biçilmez bir kültürel mirastır Çatalhöyük.

ANADOLU’NUN KAYIP MİSAFİRLERİ

M.Ö 7. yüzyılda, ilk imparatorlukların kurulmasından, yazının ve tekerleğin bulunmasından çok önce, Orta Anadolu bölgesine ait bu 32 dönümlük arazide vahşi yaşam koşulları altında yerleşik hayata geçerek, bölgede yaklaşık 1500 yıl kalan, kim oldukları, neye inandıkları, hangi dili konuştukları, nereden geldikleri ve yaşadıkları bölgeyi neden terk ettikleri bilinmeyen Anadolu’nun bu kayıp misafirleri, kurdukları köyden büyük bir kenti andıran yerleşim merkezleriyle insanlık tarihine koca bir çizik atıp gitmişlerdir. Konya ovası rüzgârlarının yüzyıllardır bağrında sakladığı insanlık mirası Çatalhöyük’ün keşfedilmesi, hem arkeoloji dünyası hem de Anadolu toprakları için oldukça heyecan verici bir gelişme olarak kayıtlara geçmiştir. Bu terk edilmiş kentin arkeolojik imzası, insanlık tarihi için oldukça kıymetli bir kapının da anahtarıdır aynı zamanda.

Çatalhöyük Kazı heyeti başkanı; Prof. Ian Hodder Çatalhöyük hakkında şunları söylüyor; “Toplum burada bildiğimizden farklı şekillerde birbirine bağlanmış. Örneğin Çatalhöyük’te 9 bin yıl önce doğmuş olsaydınız, biyolojik ailenizle yaşamıyor olabilirdiniz. Yeni doğan bebeklerin yerleşimdeki diğer evlere, ailelere verildiğini görüyoruz.

Dolayısıyla bu topluluğun karmaşık biyolojik bağlar kurarak büyük bir aile gibi yaşadığını söylemek mümkün. Onları bir arada tutan, belki de garipseyeceğiniz başka gelenekleri de var. Cenazeler kafa, kol, hatta diş gibi parçalara ayrılarak farklı evlere dağıtılıyor ve evlerin altına gömülüyor. Doğumda da ölümde de bu gelenekler sayesinde 8 bin kişi kuvvetli sosyal bağlar kurmuş.”

Sokakları olmayan şehirlerde yaşamış, kim olduklarını asla bilemeyeceğimiz kayıp misafirlerimiz… Tarihte ilk kez fresklerin, evlerin duvarlarına çizildiğine şahitlik etmemizi sağlayan, sanatsal yönleriyle dikkat çeken çok özel misafirlerimiz. Geçmişini, köklerini, insanlık tarihini ve ilk medeniyetleri merak eden herkesin:

‘en büyük ve en eski evi Çatalhöyük’

hepimizi tarihine tanıklık etmeye çağırıyor.

Güven Adıgüzel