Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

 

Daha önce yaptığı konuşmalarda ”Biz Türkler, bütün düşmanlarımızı şaşırtarak hayrete düşürerek bugüne geldik. Hiç böyle olacağını sanmazlardı. Yani benim gençliğim sırasında sosyalist görüşleri savunan gençler arasında bir sıralama yapılacak olsaydı ben, Müslüman’ım diyerek ortaya çıkacak en son kişi ben olurdum. Biz Türkler, her zaman gavurları şaşırtmışızdır. Hayrete düşürmüşüzdür. Yani böyle mi olacaktı? İstiklal Harbi’nin dönüm noktası Sakarya Meydan Muharebesi mi olacaktı?gibi ifadelere yer veren İsmet Özel’in ‘Türkiye Niçin Vatan?’ başlıklı konuşmasını Heybedar okurlarıyla paylaşıyoruz.

Merhaba,
Takdim konuşması benim konuşma yapmamı gereksiz kılacak kadar tayin ediciydi. Sizler buraya “Türkiye Niçin Vatan” başlıklı bir konuşma dinlemek üzere geldiniz. Bu konuşmayı da ben yapacağım için, burada bulunmanız sebebiyle teşekkür ederim. Sorunun cevabı -dediğim gibi- takdim konuşmasında verildi. Lafı uzatmaya belki hiç gerek yok; “Türkiye niçin vatan?” sorusunun cevabı şudur: Bu topraklar dâru’l-İslâm olduğu için birilerinin vatanıdır, dâru’l-İslâm olduğu için birilerinin vatanı oldu. Aynı şekilde, bu topraklar dâru’l-İslâm kaldığı, dâru’l-İslâm vasfını kaybetmediği için -bir kere daha- birilerinin vatanı oldu; vatan kaldı.

Tabiidir ki, bu hadiseyi bilmek istemeyenler, kabul etmek istemeyenler hep oldu. XIII. yüzyılda da olmuştu, XX. yüzyılda da oldu. Biz burada, bu lehte ve aleyhte meselelerin niçin doğmuş bulunduğuna dair bazı noktaları sarih kılmaya uğraşacağız. Yani bu işler neden böyle olageldi? Bu işlerin neden böyle olduğunu tasrih etmeden önce bir meseleyi halletmemiz, ya da bir pürüzü ortadan kaldırmamız gerekiyor, o da şu: Ben burada ne vasıfla konuşuyorum ve siz hangi vasıfla beni dinliyorsunuz? Yani burada bir otorite transferi mi var? Yoksa başka bir şey mi var, bunu bir anlayalım.

Otorite transferi nedir? Bir insan çok başarılı bir futbolcudur, gol kralıdır vs. vs. Bu kimse, insanlara nükleer fizik konusunda bir konferans verecek olursa, buna “otorite transferi” denir. Bahse konu olan adam, bir alanda gerçekten yeterli, ehliyetli ve güçlü olduğunu göstermiş ve ispat etmiştir ama kendisinin hiçbir zaman boy gösteremeyeceği bir sahada konuşmaktadır. Yani bir alanda eline geçirdiği otoriteyi, başka bir alana transfer etmektedir.

Acaba ben şu anda böyle bir şey mi yapıyorum? Bunu bir bilmemiz lazım. Yani ben şu veya bu sebeple Türkiye’de adı duyulmuş bir insan olmaklığım hasebiyle sizinle bir diyaloga geçmiş miyim? Aynı şekilde sizler de benim adımın duyulmuş olması sebebiyle merak saikiyle beni dinler halde misiniz? Yoksa çok daha esaslı bir irtibat mı var aramızda? Daha esaslı irtibat ne olabilir? Bizim dilimizde -Türkçede- şöyle bir tabir vardır: “İki kişi dinden olursa bir kişi candan olur.” Bunun anlamı şudur: Eğer insanlar mü’min iseler onların yalan söyleme ihtimâli yoktur. İki şahitle bir insanın idama mahkûm edilmesi mümkündür. Yani iki insan İslâm’dan çıkmak suretiyle bir insanı idam ettirebilirler; iki kişi dinden olursa bir kişi candan olur, biraz önce anlatmaya çalıştığım şey… Aramızdaki münasebet ne olacak? Yani ben size parlak, zihninizi meşgul edecek, belki bir bakımdan hayranlık uyandıracak bir konuşma mı yapacağım yoksa size hakikati mi nakledeceğim? Eğer dinleyenler olarak siz Müslüman iseniz ve konuşan olarak ben de Müslüman isem aradaki irtibat “hak” üzere olmak mecburiyetindedir; yoksa aramızda bir irtibat yoktur. Yani ben gerektiğinde sizi ikna etmek üzere deliller getiren bir insansam ve bu yaptığım konuşmayı, konuşmanın mutlaka yapılması gereken bir konuşma olması sebebiyle yapmıyorsam ortada bir sahtekârlık ve bir aldatmaca vardır. Eğer aldatmaca yoksa sizin beni söyleyeceğim şeyler dolayısıyla -bir gönül birliğine hazırlanmak üzere- dinliyor olmanız gerekir. Üzerinize duygusal baskı uyguladığımı sanmayın; beni hiç de öyle bir gönül birliğine hazırlanmak üzere dinliyor olma mecburiyetiniz yok. Ama eğer taraflar Müslüman iseler ortada yalan yoktur, onu demek istiyorum. Yani ortada mutlaka iki tarafın da istifade edeceği bir hakikat nakli vardır. Bu sebeple bugünün “19 Mayıs” olmasının bu konuşmayla irtibatını kuralım: Bu faaliyetleri tertip eden zevat, “19 Mayıs – 29 Mayıs” günlerinin bir özelliği olduğuna işaret etmeye çalışıyorlar… “Türkiye niçin vatan?” sorusuyla bunun bir irtibatı olması lâzım.

İnsanlar böyle bir hayal içinde yüzmektedirler. İnsanlar İstanbul’un fethi ve Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı dolayısıyla bizim hayatımızda çok müspet vakıalar olduğu ve bizim bir takım dönüm noktalarını idrâk ettiğimiz fikrindedirler, ilk önce bunu anlamız lâzım, hakikaten böyle mi? Yani bu 19 Mayıs’ların ve 29 Mayıs’ların bir mânâsı var mı, varsa nedir? Tarihî olarak daha önce vuku bulmuş olandan başlayalım: İstanbul’un fethi birçokları tarafından Ortaçağ’ın sonu Yeniçağ’ın başlangıcı olarak kabul edilir ki, bu anormal bir tespit değildir. İstanbul’un fethiyle beraber Türklerin Akdeniz havzasındaki faaliyeti bir karakter değişimine maruz kalmıştır. İstanbul’un fethi yerleşik bir düzenin esas alınması anlamına gelir. Fatih Sultan Mehmet, dedesinin babası Yıldırım Beyazıt’ın kesinlikle kafaya koyduğu şeyi yaptı: Biliyorsunuz Güzelcehisar dediğimiz, bugün Anadolu Hisarı diye adlandırılan yeri Yıldırım Beyazıt İstanbul’u fethetmek üzere inşa ettirmişti. Rumeli Hisarı olarak bildiğimiz hisarı da Fatih Sultan Mehmet bizzat kendisi inşa ettirdi. Bu, Türklerin burada bulunmalarının bir yerleşik nizama inkılâp etmesi fikridir. Bu fikir hakikaten İstanbul’un fethiyle beraber gerçekleşmiştir. Nurettin Topçu’ya sorarsak, Fatih Sultan Mehmet İslâm tarihinde Muaviye gibi bir fonksiyon icra etmiştir. Yani Mekke ve Medine’de gerçekleşmesi, yerleşmesi ya da tesis edilmesi imkânsız olan bir şey Şam’da kurulmuştur: Saltanat ve tekellüflü medenî hayat. Bunun Mekke ve Medine’de vâki olması mümkün değildi. Saltanatın tesisi için hem yöre halkının alışkanlıklarının, hem de oradaki itaat ve emir ilişkisinin buna uygun olması gerekiyordu; Şam’a mahsus ilişkiler gerekiyordu. Bu, öylelikle tesis edilmiş bir şeydir. İstanbul’un alınmasıyla başlayan şey de Şam’daki saltanatın tesisine paralel bir şeydir. Yani İstanbul’da Türk hâkimiyeti mutlak bir İslâm hâkimiyeti olarak değil, bir medenî düzen başatlığı veya dominasyonu olarak vuku bulmuştur.

Bildiğiniz gibi, bütün dünyanın bildiği gibi Fatih Sultan Mehmet -bazılarına göre fetihten birkaç gün sonra, bazılarına göre birkaç ay sonra- Fener Patrik’ini yanına çağırmış ve ona bir “berat” vermiştir. Bu beratta “Şimdiye kadar sahip olduğun yetkiler yine sendedir; sen yine Patrik’sin.” yazılıdır. Ben bunu şahsen gidip görmedim; ama televizyon ekranında gördüm. Bu hadise yani Fatih Sultan Mehmet’in Patrik’e patriklik beratı verme hadisesi Fener Patrikhanesi’nde mozaikle resmedilmiştir. Hâlen var, merak eden gidip bakabilir. Böylece Patrikhane, Bizans döneminde sahip olduğu hak ve yetkileri defaatle artırarak varlığını sürdürmüştür. Yani 1453’te İstanbul’un fethiyle beraber Rum Ortodoks Kilisesi’nin gücü Bizans hâkimiyetindeki gücünden daha fazladır; çünkü Hristiyan imparatorun olduğu yerde Rum Ortodoks tebaa siyasi olarak imparatora, dînî ve rûhî olarak Patrik’e bağlıydı. Ama İstanbul’un fethinden sonra bütün Rum Ortodoks camia Müslüman olan sultan ile sadece itaat ilişkisi içindeydi; ama geri kalan bütün münasebetleri Patrik’in eline bırakılmış haldeydi, tapu ve nüfus kayıtları dâhil…

İstanbul’un fethi sonrasında Fatih Sultan Mehmet bu yetkileri sadece Rum Ortodoks Kilisesi’ne bahşetmekle kalmadı; aynı zamanda Anadolu’dan çok sayıda Ermeni nüfusun naklini de sağladı. Çünkü bir hükümdar olarak İstanbul’da -Hristiyan tebaa olarak- sadece Greklerle muhatap olmak istemiyordu; bir miktar da Ermeni getirdi. O güne kadar Ermenilerin bir patriği olmadığı için Ermenilere kendi aralarında bir patrik seçme emrini verdi ve onu da Ermeni Patriği olarak tayin etti. Bu da bugüne kadar Gregoryen Ermenilerin Fatih Sultan Mehmet’in ruhuna ayin düzenlemelerine sebep olan bir vakıadır. Bugün hâlâ kendilerine yapılan bu dini taltifin hakkını vermeye çalışıyorlar, bir mânâda kadirşinaslık yapıyorlar. Fatih Sultan Mehmet’in oğlunun hükümdarlığı sırasında ise İstanbul’a ve Edirne’ye bol mikdarda Yahudi geldi ve yerleşti. Yani böylece Osmanlı Devleti gayrimüslim tebaanın çarkı çevirdiği bir yapıya kavuşmuş oldu. Bundan herkes memnundu; çünkü aynı zamanda bunlar ekonomik bakımdan devletin birçok alanda sağlam işlemesini sağlıyorlardı.

29 Mayıs meselesini burada bırakıp 19 Mayıs’a gelecek olursak… 19 Mayıs 1919 gerçekten de Türkiye’nin yeniden doğuşunun bir kesin çizgisi midir? Tabii bunu mektep çocuklarına böyle öğretiyorlar. Ama biz Talat Paşa’nın hatıralarından biliyoruz ki, son dönem Osmanlı yöneticileri I.Dünya Savaşı patlak verir vermez, savaşın sonunda bütün Türk topraklarının Avrupalılar veya gayrimüslimler tarafından yağma edileceğini ve Türkiye diye bir şeyin asla kalmayacağını biliyorlardı. Biliyorsunuz, bugün birçok yayın organında bizi savaşa İttihatçıların soktuğu falan yazılıdır; hâlbuki Talat Paşa diyor ki: “Biz gayretle savaşa girmek istedik, İngiltere’nin yanında savaşa girmek istedik; çünkü savaşın galibi olma ihtimali en yüksek olan onlardı. Fakat İngilizler bizi hiç yanlarına yaklaştırmadılar. Dolayısıyla savaşa -belki kazanırlar diye- Almanların yanında girdik. Ama kazanmasalar bile -hukuken- savaşmış ve mağlup olmuş bir taraf olarak savaş sonrası masanın bir tarafında oturabilmek için böyle bir ilişkiye girebilmeyi sağlamaya çalıştılar. Yani savaşa hiç girmemiş olsalardı bile, savaşan iki taraf da -İstanbul başta olmak üzere- bütün Türk topraklarının gayrimüslim dünya tarafından yutulmasını sağlayacak programı uygulayacaktı. “İki taraf da…” diyorum; çünkü savaş içinde İngiliz askerleri Kudüs’e doğru ilerlerken, kazandıkları her başarıda Viyana’da şampanyalar patlatılıyordu. Yani o sırada güya biz kâğıt üzerinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu ile aynı cephedeyiz fakat onlar yani Viyanalılar, Hristiyanların İslâm toprakları üzerinde kazandıkları başarı dolayısıyla düşmanlarının kazandığı başarıyı kutluyorlardı. Dolayısıyla bu iş bu şekilde olmuştu. Hattâ biliyorsunuz savaşın ortalarında yine bilhassa Viyanalılar, “Savaşı derhal bitirelim; Ruslar İstanbul’u alsın ve bu işi tatlıya bağlayalım…” diyerek böyle bir teşebbüste bulundular. Ama işler o şekilde yürümedi; çünkü Rusya’da ihtilâl oldu, Çar’a destek olmak üzere giden müttefikler Çanakkale’yi geçemediler vs. Bu “saire” kısmı çok önemli tabii… Yani 19 Mayıs 1919, bu hadiseler zinciri içinde doğan sonuç sebebiyle tesis edilen bir şeydir. Yani doğan sonuç neydi, ona bir bakalım ve biz bugün, “Türkiye niçin vatan” meselesini ve “Türkiye hâlâ vatan kalabilir mi?” anlayışını canlı tutarak konuşalım.

Türkiye’nin vatan oluşunda önemli bir faktör var ve bu da doğrudan doğruya Türklerin kendileri… Haçlı seferleri başarısızlıkla sonuçlandığı zaman papalık İslâm dünyasının dünya ölçüsünde kendilerini zor durumda bırakacak bir çizgiye ulaşmasına mani olmak üzere Mısır’ın iktisadi gelişmesine engeller getirecek tedbirlerin peşine düştü. Eğer Haçlı seferlerinin başarısızlığı sonunda Mısır iktisaden çok gelişkin bir hale gelirse Avrupa’nın mahrumiyetleri misliyle katlanacaktı. O yüzden papalık, bugün bizim vatanımız olarak bildiğimiz toprakların iktisaden canlanmasına yol açacak tedbirlerin destekçisi oldu. Dolayısıyla Türklerin Hıristiyanlardan toprak kazanarak buralarda hükümranlık tesis etmeleri, papalığı birinci derecede huzursuz etmiyordu. Yani bugün bizim vatanımız olarak bildiğimiz yerler, Mısır’ın parlamaması için, yaşanılır, daha iyi yaşanılır yerler olmasında Batılıların desteğini almış yerlerdi. Ama bu topraklar İslam âlemi gözünde Hıristiyanların düşündüğünün tersi bir mânâya sahipti. Yani papalık şöyle düşünüyordu: “Biz nasıl olsa onların ellerinde bulundurduğu imkânı, -şimdi nasıl müspet bir şekilde sevk etmişsek- istediğimiz zaman menfi bir şekilde de sevk edebiliriz.” Ama bizimkiler başka bir yöntem, -yani onların beklediklerinin dışında bir usûl- uygulayarak hadiseyi tamamen İslam âleminin lehine çevirdiler. “Türkiye niçin vatan?” sorusunun cevabını ararken Türklerin Şam, Bağdat, Halep gibi muteber İslâmî alanları bugün Amasya, Manisa, Trabzon ve Bursa gibi bölgelere taşımış olmalarını da göz önünde bulundurmak lâzım. Yani Türkler bu toprakları gayrimüslimlerin elinden almakla kalmadılar; aynı zamanda bu toprakları İslâm âleminin en muteber yerleri haline getirdiler. Ve bütün bunlar Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’u alarak merkezi bir güç haline gelmesinden önce yani Anadolu Selçukluları ve Gazâ Beylikleri döneminde oldu. XIII. asırda yani daha Osmanlı Devleti’nden “beylik” olarak bile söz etmediğimiz bir zamanda Anadolu toprakları “Türkiye” olmuştu. Ama o zaman adına “Türkiye” demiyorlardı; diyar-ı Rûm diyorlardı, Roma ülkesi yani. Ve insanlar da kendilerine Romalı demekten gocunmuyorlardı; Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî diyoruz mesela, “Romalı efendimiz Celâleddin” demek bu. Her neyse, bu XIII. asırda Türkiye doğdu, Türkiye olarak doğdu ve bunu Gazâ Beylikleri temin etti. XIII. asırdaki düzen merkezi bir düzen değildi ama gayrimüslimlerin sözünün geçmediği, İslâmî kültürün bir belirleyici unsur olduğu toprak parçası olarak doğdu Türkiye. Bu arada, bu Türkiye kelimesi de Türkçe değil; biz daha çok Almanca “die Türkei” Fransızca “la Turquie” İtalyanca “Turchia”nın karışımı bir şekilde “Türkiye” diyoruz. “Türkiya” diyenler de vardı eskiden. Türkiye sözü bize dışarıdan bakanların taktıkları bir isim. Biz, “Burası Türkiye’dir.” demedik; biz “Burası diyar-ı Rum’dur.” dedik. Ama sonunda Türkiye olarak elimizde kaldı. Yani 1918 yılında Türkiye’nin tarihten silinmesinin çok iyi karşılandığı bir dönem yaşandı. Ama İstiklâl Harbi verilmek suretiyle bu durum değişti, elimizde bir Türkiye kaldı. Şimdi, bu Türkiye meselesini düzgün bir şekilde anlamamız lâzım…

Türkiye’nin varlığı acaba Türkiye’de yaşayan insanların şuurlu gayretleriyle doğmuş bir şey midir yoksa başından beri yani XIII. asırda da XX. asrın ilk çeyreğinde de sadece burada yaşayan Müslümanların vatan duygusunu kaybetmemelerinin bir hâsılası mıdır? Bunu bir anlamamız lâzım. Yani Türkiye toprakları burayı gayrimüslimlere yağmalatmayanların ortaya çıkardığı bir yer midir yoksa bu ülkede yaşayan insanların gayretleri, çabaları, kafalarını çalıştırmaları sonucunda elde edilmiş bir şey midir? Kesinlikle bu ikinci dediğim değildir. O, dünya şartlarıyla alâkalı bir şey; dünya şartları bir şekilde cereyan etti, bir şekilde ortaya çıktı ve bu şartların sonucunda hulûsu kalple kendi vatanına bağlı olan insanlar bu vatanı elde ettiler. Birinci nokta, dünyaya Türk gücünün hissettirildiği noktadır. Yani gayrimüslim alanların İslam toprağı haline getirilmesi Gazâ Beylikleri dediğimiz dönemde gerçekleşiyor. 1071 tarihini başlangıç kabul edersek, at üstünde gelen bu insanlar -Bizans ordusunun yeni gelen güçlere karşı gelemez hale gelmesi sonunda- burada kendi hükümranlıklarını tesis ettiler. İstanbul’un alınmasıyla beraber dünyada kapitalist olmayan, kapitalist olmadığı halde, bir gelişmiş sosyal-siyasi hayat ortaya çıktı. Bu, o zaman dünyada gözde olan yerlerin Türkler tarafından meskun hale getirilmesi… Baron Busbecq mektuplarında: “Biz niye Hindistan’ı falan ele geçirmeye çalışıyoruz; asıl en işe yarar yerler buralar” der, Türkiye’yi işaret ederek. Yani asıl işe yarayan yerler Türk düzeninin yürürlükte olduğu yerler idi. Fakat bu düzen şöyle oldu, böyle oldu hususunu başka bir zamana bırakalım. Şimdi düzenin sarsılması ile birlikte türeyen sonuçlara bakalım. Yani, nasıl oldu da durum artık Türklerin ancak varlıklarını koruma duygusuna hapsoldukları bir hale geldi? Bu, konuşulacak bir şey… Ama artık XIX. yüzyıla gelinmişti. XIX. yüzyıl yani 1800’ler… 1826, XIX. yüzyılın birinci çeyreği… Yunanistan’ın bağımsızlığını ilânı yılı… Osmanlı topraklarının artık elden çıkmaya başladığı zaman. Ama daha önce Osmanlı toprakları, böyle büyük lokmalar halinde bütünden ayrılmıyordu. Mağlubiyetler içinde küçük küçük parçalar kopuyordu Osmanlı’dan ve kaybedilen yerlerin hemen hemen hepsi Avrupa topraklarındaydı. Asya topraklarından belli bir kayıp yok; çünkü XVIII. yüzyılda yükselmeye başlayan Rusya, sömürgeci Batı güçlerine lisan-ı hâl ile bir ültimatom veriyor.

XVI. yüzyılda büyük keşifler başladı ve XVII. yüzyılda bu devam etti. XVIII. yüzyılda artık aşağı yukarı sömürgecilik bakımından, müstemlekecilik bakımından dünyanın paylaşımı tamamlanmış gibiydi. İşte bu dönemde Rusya, kendi sınırlarına bitişik alanların Batı Avrupalılar tarafından -bunlar ister İngiliz ister Fransız ister İtalyan güçleri olsun- müstemleke haline getirilemeyeceği ültimatomunu verdi. Ki, bu son saydığım (İtalyanlar) pek önemli bir güç değildi; milli birliğini ancak XIX. yüzyılda kurabilmişti. (İngiliz ve Fransız sömürgeciliği ise İspanyol sömürgeciliğinin önüne ket vurarak gelişmişti.) Dolayısıyla Rusya’ya bitişik olan Çin, Afganistan, İran ve Osmanlı toprakları doğrudan doğruya Batılılar tarafından müstemleke haline getirilemedi. Ancak bu saydığım müstemlekeci ülkeler -kendi aralarında belli anlaşmalar yaparak- buralarda nüfuz alanları kurdular. Mesela Çin, çeşitli ülkeler tarafından nüfuz alanlarına bölündü ama Rusya’nın ültimatomu sebebiyle hiçbir zaman hiç kimsenin müstemlekesi olmadı. Rusya dedi ki: “Eğer buralar paylaşılacaksa aslan payını ben alırım.” Onun için, Rusya’ya aslan payını vermemek üzere buraların istimlâki donduruldu. Bu dondurulan parsellerden birisi de bizim topraklarımızdı. Rusya her zaman bizim topraklarımızla birinci derecede ilgilendi. Ve bildiğiniz gibi İbrahim Paşa’nın orduları Kütahya’ya kadar geldiğinde, II. Mahmut sırtını Ruslara dayamak zorunda kaldı. Bunu niye söylüyorum? 19 Mayıs 1919… Böyle, birisi geldi ortalığı düzeltti falan filan…

Tarihin içinde bizim bir kendi topraklarımızla ilgili ve kendi idarecilerimizin kendi topraklarımızın akıbetiyle ilgili bir takım alış verişleri var. Yani İttihatçılar Anadolu’da savaş sonuna kadar, elli yıl direnebilecek hazırlıkları tamamladıklarını söylüyorlar. Bu işler hiç de resmi tarihin bize öğrettiği gibi değildir. Ama daha önemlisi “Türkiye niçin vatan?” meselesinde asıl önemli nokta, Türk milletinin inisiyatifinin hiçbir zaman devreye girmeyişidir. Türk milletinin inisiyatifinin devreye girme tehlikesi doğduğu zaman bir tedbir paketi doğar ve bu tedbir paketi de bizi bu güne getirir. Urfa’da gâvurun vilayet sınırları dışına atıldığı tarih 11 Nisan 1920’dir. 23 Nisan 1920’de Ankara’da meclis açılıyor. Bunun mânâsı şudur: Bunlar başlarının çaresine bakmaya kararlılar; biz icabına bakalım. Ve bakılmıştır… Türkiye bir istiklâl harbi vermiştir. TBMM İstiklâl Harbi’nin nizami orduyla gerçekleşeceği kararını almıştır. Onun için bütün çete muharebeleri dondurulmuş, ortadan kaldırılmıştır. Çerkez Ethem’in kuvvetleri de, Demirci Mehmet Efe’nin kuvvetleri de devre dışı bırakılmıştır. Bildiğiniz gibi bizim, Ankara’nın müdahalesi olmaksızın kendi başının çaresine bakan üç vilayetimiz var ve onun için bu vilayetlerin isimlerinin önünde birtakım şeyler var: Birincisi “Gazi”Antep diğeri “Şanlı”Urfa üçüncüsü “Kahraman”Maraş. Neden Yeşil Bursa diye bir vilayetimiz yok da bunlarınki böyle? Çünkü bunlar Ankara’nın müdahalesi olmaksızın kendilerini kurtarmış, kendi başının çaresine bakmış vilayetlerimizdir. Biz bir istiklâl harbi verdik ve Türkiye XIII. asır sonrasında ikinci defa olmak üzere vatanlaştı. Bu İstiklâl Harbi’nin en belirleyici zamanı da Sakarya Meydan Muharebesi’nin verildiği zamandır; 22 gün 22 gece sürmüş, tam dokuz alay komutanımızın şehit olduğu bir muharebedir. Dolayısıyla bu iş, çok kıymetli bir iş oldu Türkiye için. Asıl önemli olan nokta “Türkiye niçin vatan?” sorusunu, “Türkiye kimin vatanı?” sorusuyla da mezcedebiliriz. Sakarya Meydan Muharebesi’nde çarpışan güçlerin özelliklerine bakmamız lazım. Bir tarafta Yunan güçleri var ama bu Yunan güçleri sadece İzmir’e çıkmış askerlerden müteşekkil değil; onlar da var tabii ki, ama bu Yunan güçleri Türkiye topraklarından. Yani Türk topraklarında yaşayan gayri müslimlerin teşkil ettiği bir kuvvet, bunu söylemiyorlar… Peki, öbür tarafta kimler var? Çağrılmadan gelenler var; bizim Türk kuvvetleri Ankara hükümetinin çağrısına uyanlardan müteşekkil değil. Yani Ankara hükümeti çağırmasa dahi gelecek olanlar… Bunu nereden anlıyoruz? Şuradan anlıyoruz: Sabahattin Selek 1965 yılında Anadolu İhtilâli diye bir kitap yazdı. O kitapta bazı rakamlar var, bu rakamlardan bir tanesi de cephede ölenlerin sayısı. Bir başka sayı da askere alınma sırasında ölenlerin sayısı. Evet, merak eden gidip bakabilir, görebilir. Tabii ki cephede şehit olanların sayısı askere alınma sırasında ölenlerden biraz fazla ama çok da fazla değil. Şunu çok netlikle bilin: Sadece Antep, Maraş ve Urfa meselesi değildir bu; aslında Çukurova’da da çok ciddi bir mücadele verilmiştir. Ama nizamî ordu dediğimiz bu ordu bir yeniçeri ordusu değildir; doğrudan doğruya milletin, “Ben vatanımı gâvura bırakmam.” diyerek askere gelen insanların teşkil ettiği bir ordudur o. Yani öyle Osmanlı kalıntısı falan filan değil; doğrudan doğruya İstiklâl Harbi’nin “istiklâl” temin edecek bir harp olduğunu bilen insanların teşkil ettiği ordudur.

Zaten bunu başka türlü de anlayabilirsiniz: Bu insanlar zaferden sonra hiçbir şekilde menfaat peşinde koşmamışlardır. Savaşı kazananlar kendi işlerinin başına dönmüşlerdir; savaşın kazanılmasından istifade eden başkaları olmuştur. O yüzden “Türkiye niçin vatan?” sorusunun önemli bir tarafı Türkiye kimin vatanı meselesidir. Yani şimdi birtakım sahtekârlıklar yapılıyor: Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik, sosyal hukuk devleti… Böyle bir şey yok. Yani biz ne XIII. yüzyılda demokrattık ne de XX. yüzyılda demokrattık. Demokrat olduğumuz bir on sene var, 1950 ile 60 arasında, hepsi o kadar. Yani bütün tarihimizde on senelik bir demokrat hayatımız var. Onun dışında biz hiçbir zaman demokrat olmadık. Olmaya ihtiyacımız var mıydı, bilmiyorum ama Türk kafasına göre gâvurların demo-kratos olarak bildiği şey şöyle ifade edilir. Yani, “Demokrasiden Türk ne anlar?” diye sorduğumuz zaman şu sözü hatırlarız: “Görelim; il mi yaman, bey mi yaman?” Türk’ün demokrasi anlayışı budur. Yani bey bir şey tutturduğu zaman, “Görelim; il mi yaman, bey mi yaman?” derler. Ve bunu bugün de hayatımızda görüyoruz, hâlâ görüyoruz: İşte, geçtiğimiz aylarda galiba Urfa’da oldu, birileri: “Biz paltomuzu assak o başkan olur.” demiş ve gününü görmüş. Bu hâlâ yürürlükte yani. Türkiye’de il sözünü söyler, bey beyliğini yerine getirmediği zaman beylikten çıkar. Beylik de vermekle olur. Eğer bey vermeyi bilmiyorsa bey kalamaz. Türkler böyle düşünürler. “Türkiye niçin vatan?” sorusu bugün sorulmuyor; çünkü Türkiye’nin vatan olmaktan çıkma süreci ciddi bir mesafe katetti. Bunun ne olduğunu anlamamız lazım. Şimdi biz 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanıyla beraber vatanımızı elde ettik. XIII. asırda elde etmiştik, XX. asrın ilk çeyreğinde yine elde ettik. Ama vatanımızı elde etmenin ne mânâya geldiğini ne kendimiz bildik ne de başkasına bildirdik. Birtakım insanlar belli niyetlerle hareket etmiş olabilirler ve bunlar o, “Görelim; il mi yaman, bey mi yaman?” diyen Türklerin kolayca sevk edilebileceği, kolayca istismar, suiistimal edilebileceği rahatlığı içinde hareket ettiler. Ve biz 1923 yılında ilân ettiğimiz Cumhuriyet’in durumu “ilelebed” idare edeceğini düşündük. Ne demek durumun idare edilebilmesi? Dünya şartları eğer Cumhuriyet’in ilân edildiği dönemin şartları olarak kalacak olsaydı, bizim ülkemizde vaziyet edenler rahatlarını kaybetmeyeceklerdi. Ama öyle olmadı. İşin aslını anlamak için bu, dünya sistemi dediğimiz şeyin ne olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Dünyada hâlen yürürlükte olan, hâlen etkisini gösteren, hâlen her şeye nüfuz eden bir sistem var. Bu sistem, bazıları tarafından “kapitalizm” olarak adlandırılır. Doğru mudur değil midir, bilmem ama bu bir sistem… Yani dünyada bir sistem var ve bu sistem anti-Türk bir sistem, bunlar hiçbir zaman söylenmez; bu “anti-Türk” tabirine hiçbir zaman müracaat edilmez. Türklerin İstanbul’u fethetmeleri sonucunda, dünyada Türk sözünün geçtiği ve Türk rahatının korunduğu bir düzenlemeyi temin etmeleri karşısında, Avrupa’nın ne yapıp yapıp başının çaresine bakmak üzere kurduğu bir sistem bu. Bu sistem, değerlerin yakalanabildiği bir yerden koparılıp emirlerin verildiği yere nakledilme sistemidir. Dünyada şu anda yürürlükte olan bu sistem bir merkez-çevre ilişkisi ile yürüyen ve işleyen bir sistem. Bir merkez var, o merkezin çevresinde bir etki alanı var. Çevrede ortaya çıkmış / yetişmiş / gelişmiş / büyümüş değerler çevreden koparılıp merkeze taşınıyor. Merkez çevreye daha sonra neleri koparacağına dair talimatlar veriyor. Bu önce İtalyan site devletleri -Venedik, Floransa, Milano gibi şehirlerdeki devletler- merkez sayılmak suretiyle doğdu, ama bu sadece temellerin atıldığı dönemdir.

Aynı dönemde Türk düzeni dünyanın en muteber düzeni olarak işlemektedir. XIV. asırda kapitalizmin veya dünya sisteminin temelleri İtalyan site devletleri tarafından atılmaktadır. Nedir o temeller? Onlar Akdeniz havzasında deniz ticaretini yapan en etkili güç. Bu ticaretin bütün kârı İtalyan site devletlerinde sosyal düzenlemenin işleyişini sağlamak üzere sarf ediliyor. Yani orada bir mekanizma işliyor ve bu mekanizma büyük ölçüde finans gücüne yani geçer akçeye bağlı bir mekanizma. Bir cari değer üretilmiş orada, her şey sayılarla ifade ediliyor: Şu şu kadara olur, bu bu kadara olur gibi. O yüzden bunlar çok zenginleşiyorlar. Ancak o ellerindeki servetin çalışanların eline geçmemesi gerekiyor ki, imkânlarını muhafaza edebilsinler. Bunun için ne yapıyorlar? İşte o büyük kiliseleri, büyük sarayları, Rönesans resmi dediğimiz muazzam şeyleri yapıyorlar. Bunlar için o sanatkâr adamlara da çok paralar veriyorlar tabii. Neden? Çünkü eğer bu değer, elde biriken bu sermaye, birlikte yaşanılan insanlara yansıtılacak olursa insanlar kendilerini daha bağımsız hissedecekler ve dolayısıyla onların talimatları geçmeyecek, işleri yürümeyecek. O yüzden dünyada bütün servet toplayanların yaptıklarını yapıyorlar; servet temin ettikleri insanlardan esirgediklerini büyük sanat eserlerine yatırıyorlar. Bu işleyiş XV. hattâ XVI. asra kadar Avrupa’da tesirini gösterdi ve XVII. asırda dünya sisteminin merkezi Hollanda’ya taşındı. Neden? Çünkü Hollandalılar diğer bütün milletlerden farklı olarak taşımacılıktan büyük bir birikim elde ettiler. XVII. asırda dünya nakliyatı Hollandalılardan soruluyordu. Yani Mısır’ın pamuğu İngiltere’ye mi gidecek, Hindistan’ın baharatı Fransa’ya mı gidecek, bütün bunları Hollanda gemileri yapıyordu. Hattâ Hollandalılar bu nakliyat işinde kendilerini o kadar beğenirler ki, “En çok köle nakleden gemileri biz yaptık.” derler. Yani Hollandalılar bu arada ABD’ye satılmak üzere köle naklinde de en iyi gemilere sahip olmuşlar.

Parantez açmak gayesi ile değil bilhassa vurgulamak üzere söylüyorum: Köle ticareti dünyada sermaye birikiminin en önemli muharrik unsurudur. Fakat bu, dünyada da İslam düşmanlığının ciddi bir göstergesidir. Neden? Çünkü II. Dünya Savaşı sırasında -oldu mu olmadı mı pek emin değiliz ama varsayalım ki, oldu- altı milyon Yahudi öldü, değil mi? Hep böyle biliyoruz ve bunun acısını hissediyoruz. Fakat dünya kamuoyu şu bilgiden mahrum bırakılıyor: Bu köle nakliyatı sırasında sadece Atlantik Okyanusu’nu kat ederken dokuz milyon köle ölmüş. Ve bunlar Müslüman… Karaderili… Bunu saklıyor insanlar, daha doğrusu öne çıkarmıyorlar. Bugün araştırmacılar gayet sarih olarak biliyor ve ifade ediyorlar ki, Büyük Britanya’daki sanayi devrimi, köle ticaretinden elde edilen finansmanla gerçekleşmiş bir şeydir. Yani eğer köle ticaretinden o miktarda para kazanılmasaydı Britanya’daki sanayiyi kimse finanse etmeyecekti. Yale Üniversitesi’nin profesörleri de ilk maaşlarını köle ticaretinden kazanılan paralardan aldılar.

Şimdi, “Türkiye Niçin Vatan?” Türkiye I. Dünya Savaşı’nın sonunda bir sınır sarahatine kavuştu. Türkiye, Müslümanların sözünün geçtiği dünyadaki yegâne toprak parçası olarak ikinci kez vatan oldu. Onun için dağlara taşlara “Önce Vatan” yazıyorlar, değil mi? Bunu daha önce de belirtmiştim: Bizim XVII. asırdan itibaren bu günkü sınırlarımızdan değişmeyeni İran ile olan sınırımız. Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla çekilmiş olan bir sınır. Bizim bütün sınırlarımız gayrimüslim dünya ile bizi ayıran sınırlardır. Diyeceksiniz ki, Suriye de mi gayrimüslim? Hayır, biz Suriye ile çekmedik sınırımızı; Fransa ile çektik. Yani 1921 yılında biz Fransa ile sınır anlaşması yaptık; Suriye ile değil. Dolayısıyla bizim bütün sınırlarımız Türkiye’yi gayrimüslim dünyadan ayıran sınırlardır, buna Hatay da dâhil. O da 1938’de çekilmiş bir sınırdır. Yani biz resmi adı Sandjak Autonome D’Alexandrette olan ülkenin ortadan kalkması sonunda Hatay’ı Türkiye’nin bir parçası kıldık. Biz 1923’te Cumhuriyet’in ilânıyla beraber kendimizi emniyette hissettik. Neden? Dünya şartlarının, dünyadaki siyasi gücün bize zarar vermeyeceği fikriyle hareket ettik. Yani bir memleketimiz vardı, bir vatanımız vardı işte, ne güzel! Yeterdi bu bize. Bu bakımdan, Türkiye’de bir takım inkılâpların olmuş olması da yirmi yedi sene süren Tek Parti iktidarı da sosyal bir rahatsızlık doğurmadı. Neden? Çünkü hiç olmamaktansa -böyle de olsa- “olmak” işimize geliyordu. Önümüzde iki yol vardı: Ya hiç olacaktık ya da “bir şey” olacaktık. Biz “bir şey” olmuştuk; ama öyle mi olmuştuk, böyle mi olmuştuk, o önemli değildi. Hiç olmazsa bir şey olmuştuk ya. Bu yüzden bizim yirmi yedi yıllık Tek Parti dönemimiz huzursuz dönemler değildi. Tabii ki bu arada birçok numara da çevrilmiştir, onları konuşmaya lüzum yok. Ama insanlar “Yâhu benim bu memlekette ne işim var, bu ne biçim idare…” filan demediler; çünkü insanların vatanları vardı, kendilerini burada önemli kabul ediyorlardı ve bu önemin inkâr edilmediğini de görüyorlardı. Aradaki meseleler ise arızî meselelerdi; herkes bunların giderilebileceğini kabul ediyordu.

Şimdi, mesele şu: I. Dünya Savaşı’nın sonunda biraz önce sözünü ettiğim, -İtalyan site devletlerinde başlayıp Hollanda’ya naklolan ve daha sonra biz Cumhuriyet’i ilân ettiğimiz sırada merkezi Londra’da olan- dünya sistemi var ya, işte bu sistem bazı bölgelerin daha sonra dişini geçirebileceği kadar etlenip butlanmasını öngörmüştür. Bu sistem merkez-çevre, metropol-periferi ilişkisi ile çalışıyor ya… Metropolden periferiye talimatlar gidiyor, periferiden metropole kıymetler gidiyor. Değerler çevreden merkeze aktarılıyor, merkezden çevreye ise emirler geliyor. Bu, bugün de hâlen böyle. Her ne kadar “Türkiye büyük devlettir, canım ne münasebet; Obama buraya geldi diye mutlaka Türkiye’den bir şeyler mi istiyor.” falan filan diyenler var. Tabii ki, hiç şüphesiz öyle… Merkezden çevreye emirler gelir, çevreden merkeze değerler aktarılır. O yüzden, dünya sistemi dediğimiz şey varlığını idame ettirebilmek için I. Dünya Savaşı’nın sonunda bazı yerleri, bazı alanları daha sonra diş geçirmek üzere -etli butlu hale gelsin diye- kendi başına bıraktı. (I. Dünya Savaşı’nın patlaması başta liberal ayınlar olmak üzere Batı medeniyetini savunan bütün unsurların iflas bayrağını çektiklerini kabul ettikleri bir dönemdir. I. Dünya Savaşı gerek ortaya çıkmış olması sebebiyle ve gerekse cereyan ediş şekliyle Batı medeniyetinin taşıyamayacağı ve Batı medeniyetinin varlığını da tartışmalı hale getiren bir şeydir.) Bunların birincisi 1917’de Çarlığın devrilmesi ile ortaya çıkan Sovyet düzenidir. Sovyetler Birliği dünya yüzölçümünün altıda birini hükümranlığı altına alıyordu. Yani dünya sistemi yeryüzü karalarının altıda birinde bir sistem, bir mekanizma işletecekti; bu mekanizmayı sonradan yiyebilsin diye. “Neden böyle diyorsun İsmet Özel! İşte, adamlar yeni bir dünya kuruyorlar” diyeceksiniz. Hayır. Bu, içten pazarlıklı ve danışıklı bir düzendi. 1924 yılında Lenin, ölmeden önce -gerçi 1924’de öldü ama ölmeden önce- NEP politikasını uygulamaya koymuştu. Bildiğiniz gibi 1917’de ihtilâl oldu, fakat ihtilâlciler neyi nasıl yapacakları konusunda hiç tecrübeleri olmadığı için büyük bir karışıklık ve büyük bir tahribat ortaya çıktı. Ve “Yeni Ekonomi Politika” dedikleri bir şeyi benimsemek zorunda kaldılar. Bununla beraber çok küçük üretim araçlarında mülkiyeti kabul etmek zorunda kaldılar; çünkü komünistin üretim araçlarında mülkiyeti kabul etmesi imkânsızdı. Kabul etmek zorunda kaldılar, bunun uygulanması için ciddi bir program hazırlandı: Yeni Ekonomi Politika, NEP yani. 1917’den 1924’e kadar zaten bir taraftan da iç savaş devam ediyordu, Rusya müthiş bir felaket yaşıyordu. Bu felaketi kendi lehlerine çevirmek üzere Rus Komünist Partisi, Yeni Ekonomi Politika uygulamak zorundaydı. Bu ekonomik politika çok yüklüydü, ağırdı ve Komünist Partisi’nin yetkilileri bundan müthiş bir tedirginlik duydular. Bu politikayı ve programı yetkililere izah eden Lenin salondaki tedirginliği fark edip, “Biliyorum çok rahatsız oldunuz ama korkmayın! Nerede zor durumda kalsak büyük sermaye ipin ucunu ya da can simidini bize uzatacaktır” dedi. Bunu niçin söylüyorum? Sovyetler Birliği daha başında, dünya sisteminin daha sonra içine alacağı bir hazırlık dönemi olarak başladı. Dolayısıyla bu süreç Sovyetler Birliği’nde bitmedi. Arkasından Faşist İtalya geldi. Arkasından Türkiye Cumhuriyeti geldi. Arkasından Nasyonal Sosyalist Almanya geldi.

Bunun manası şu: Bugün globalizm cart curt deyip işte “market economy” diye bir şeyden bahsediyorlar. Piyasa ekonomisi, serbest ticaret vesaire vesaire… İşte bu Sovyetler Birliği, Faşist İtalya, Türkiye Cumhuriyeti ve Nasyonal Sosyalist Almanya İngiliz gâvurlarının tabiriyle “non-market economy”ye sahip olan yerlerdi. Yani piyasa ekonomisinin yürürlükte olmadığı yerlerdi. Neden? Çünkü bunların, totaliter-otoriter uygulamayla, piyasa ekonomisini güllük gülistanlık gösteren yöntemin dışındaki bir yöntemle yönetilerek, dünya sisteminin dişini geçirebileceği kadar yağlanacakları, etlenecekleri, butlanacakları bir kıvama gelmeleri gerekiyordu. Ve bu oldu. Süreç içinde önce Faşist İtalya ve Nasyonal Sosyalist Almanya ortadan kaldırıldı. Dünya sistemi II. Dünya Savaşı’nı kazanmak suretiyle bunları kaldırdı. Diğerlerinden bir tanesi Sovyetler Birliği 1990 yılında bitti. İşte, kala kala Türkiye Cumhuriyeti kaldı. Yani dünya sisteminin kendi dişini geçirmek üzere et-but sahibi olmasını öngördüğü yerlerden birisi de bizim vatanımız. Bizim vatanımız 1925 yılında Sovyetler Birliği ile bir saldırmazlık paktı imzaladı. Cumhuriyet 1923’de ilan edildi, 1925 yılında Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalandı. Bu pakt, her on senede bir -taraflar itiraz etmedikleri takdirde- otomatik olarak yenilenecekti. On sene geçti,1935… Yani II. Dünya Savaşı’nın henüz patlak vermediği bir zaman. Dolayısıyla otomatik olarak Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı yürürlükte kaldı. Ama 1939’da savaş patladı. Savaşın tarafları Nasyonal Sosyalist Almanya, Faşist İtalya ve Japonya. (Japonya’ya siyasi-iktisadi tabirler meyanında nasıl isim vereceğiz?) Yani bu üç totaliter rejim bir taraftaydı. Diğer tarafta İngiltere, Amerika, Rusya ve Fransa gibi bir şey… Çünkü Fransa’nın II. Dünya Savaşı’nda özel bir yeri var. 1945 yılına geldiğimiz zaman Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nın yenilenmesi gerekiyor. Yani 1935’te yenilenmiş, üzerinden bir on sene geçmiş… 1945’te de yenilenmesi gerekiyor. Ama Sovyetler, Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nı 1945 yılında yenilemiyorlar. Ankara telaş içinde, “Aman niye yapıyorsunuz bunu; tekrar edelim 1955’e kadar gitsin bu iş…” falan diyorlar. “Hayır!” diyor Sovyetler Birliği, “Ben savaşa girdim; sen o zaman neredeydin, sen benimle bir dert ortaklığı yapmadın; dolayısıyla ben seninle olan anlaşmamı fesh ediyorum.” İş bununla da kalmadı; Sovyetler Birliği 1946 yılında Stalin’in emriyle Türkiye’ye bir nota verdi. Bu notayla Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne bırakılması, boğazlarda Sovyet kontrolünün tanınması isteniyordu. Bu, Türkiye’yi müthiş telaşlandırdı ve korkuttu. Ve Türkiye kendi toprak bütünlüğünü muhafaza edebilmek için NATO’ya müracaat etti.

Türkiye NATO’ya alınır mıydı? Eğer Türklerin Albay Celâl Dora komutasında Kunuri’de çok önemli bir başarısı olmasaydı Türkiye’nin NATO’ya alınması çok küçük bir ihtimaldi. Bugün Avrupa Birliğine alınma ihtimali gibi bir şeydi bu. Fakat Kunuri Zaferi öyle bir etki uyandırdı ki, Türkiye’nin NATO’ya girme talebini reddedemediler; çünkü biz o yarmayı yapmak suretiyle İngiliz ve Amerikan birliklerinin imhasına mani olduk. Dolayısıyla gâvurların Türklere birçok can borcu doğdu ve bunun sonucu olarak Türkiye’yi NATO’ya almak zorunda kaldılar. Türkiye NATO’ya girince tabii ki normal olarak Yunanistan’ı da aldılar. Yoksa ne birini, ne diğerini NATO’ya alacak değillerdi. Türkiye’yi aldıkları için Yunanistan’ı da almak zorundaydılar. Mesela Federal Almanya NATO’ya Türkiye’den sonra girmiştir.

Fakat biz NATO’ya girmeden önce Türkiye’de başka bir şey yaptık. Ne yaptık? 14 Mayıs 1950’de CHP iktidarı kaybetti. 1946’da Cumhuriyet ilân edildikten sonraki çok partili ilk seçim oldu. Bu seçimin ne kadar tartışma götürür olduğunu hepiniz bilirsiniz. Buna rağmen Demokrat Parti 1946 seçimlerinde meclise girebildi ve 1950’de de iktidar değişikliği vuku buldu. Burada dikkat etmemiz gereken nokta şudur: “Türkiye’de 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti seçimi kazandı.” cümlesi yanlıştır. 14 Mayıs 1950’de CHP seçimi kaybetti demek doğrudur; çünkü kim CHP karşısına çıksa kazanacaktı. Yani Demokrat Parti’nin o seçimi kazanması için mümtaz bir özelliği yoktu. Ama Türk milleti, -tarihini ne kadar geriye götürürseniz götürün- millet hayatı içinde ilk defa kendisini idare edenlerin kimler olmaması gerektiği konusunda bir görüş beyan etti; kimler olması hiç önemli değildi. Türk milleti 1950’de seçim yoluyla başında kimlerin olmaması gerektiği görüşünü beyan etti. Diyeceksiniz ki: “Bunu nereden çıkarıyorsun?” Onun hikâyesi de çok net. 1950 yılı, benim ilkokula başladığım yıldır. 1960’da 27 Mayıs sabahı bir askeri darbe oldu. Alparslan Türkeş’in sesinden ne öğrendik: “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız.” Böyle diyordu, NATO’ya ve CENTO’ya bağlı olduklarını ve silahlı kuvvetlerin Türkiye’nin idaresine el koyduğunu söylüyorlardı.

Oldu bu iş… Yani Türk tarihinde ilk defa millet, başında kimlerin olmaması gerektiği konusunda bir beyanda bulundu ve bu beyan geri çevrildi. Geri çevrildi ama Türk milleti öyle az-buz bir millet değildir. Başında kimlerin olmaması gerektiği hususunda ciddi bir şekilde ısrar etti ve 1965 yılında Adalet Partisi 450 milletvekilinin 240’ını alarak bütün kanunları çıkarabilecek bir güçle iktidara geldi. Şimdi ne demek bu? Şu demek: 1960’da darbe yapıldı ve 1961’de bir seçim yapıldı. Bu seçimde -Türk milletinin tercihini bir daha gösterememesi için- özel bir düzenek kurulmuştu. Yani Demokrat Parti’nin oylarına talip olan bir değil iki parti vardı: Yeni Türkiye Partisi ve Adalet Partisi. Bu özel olarak ayarlanmıştı. Dolayısıyla oylar 1961 seçimlerinde ister istemez farklı farklı yerlere gitti. Ama yine aynı şekilde 1960 İhtilâli aleyhine imada bulunmak bile yasaktı. Bunun bir sonucunu 1961 Anayasası’nın halkoyuna sunulmasında gördük. 1961 Anayasası halkoyuna sunuldu ve kabul edildi. Fakat nasıl kabul edildi? Bütün siyasi partiler anayasaya “evet” diyeceklerine ve denilmesi gerektiğine inandıklarına dair beyanda bulundular. Bütün siyasi partiler! Bütün akademik kadrolar anayasaya “evet” denilmesinin zaruret olduğu beyanında bulundular. Devlet memurları köy köy dolaşıp anayasaya “evet” demenin niçin gerekli olduğunu köylülere anlattılar. Bütün büyük şehirlerin duvarlarında “evet” afişi vardı. Bütün gazeteler, “evet, evet” diye çıkıyordu. Hiç kimse -bu adam çaycı bile olsa, bu adam ayakkabı boyacısı bile olsa- “Anayasaya ‘hayır’ denmelidir.” ya da “Ben anayasaya ‘hayır’ diyeceğim.” diyemiyordu. 1961 Anayasası bu şartlar altında bile % 44 hayır oyu aldı. Geçerli oyların % 44’ü “hayır” diyordu. Yani % 56’yla geçti 1961 Anayasası.

Bunu niçin anlattım size? Yani Türk milleti 1950 yılında, “Beni filancalar idare etmesin.” diye oylarıyla bir beyanda bulundu. Bu beyanında ısrar ettiğini de 1954’te, 1957’de ve 1965’te tekrarladı. Fakat başka bir şey daha oldu: Onlar ne kadar tekrarlarlarsa tekrarlasınlar, 12 Mart 1971’de hükümete bir muhtıra verildi. Hükümet de Genelkurmay’ın verdiği bu muhtıraya boyun eğip istifa etti. Bu sefer, 12 Mart 1971’de parlamento kapatılmadı, siyasi partiler kapatılmadı; fakat olağanüstü bir hükümet teşkil edildi: Birinci Erim Hükümeti. İkinci Erim Hükümeti’ne Adalet Partisi, adamlarından en az birini sokabildi. Dolayısıyla bu 1971 muhtırası kimseyi memnun eden bir durum ortaya çıkaramadı; ne bu muhtırayı verenler istedikleri sonucu alabildiler ne de bu muhtıradan mutazarrır olanlar kahrolup gittiler, böyle bir belirsizlikti. Ama 1973 yılında yeniden genel seçim yapılması gerekiyordu. Şimdi, bir Türk milleti var… Türkiye’de yaşıyor… “Türkiye niçin vatan?” onların vatanı Türkiye, yani bizim. Bu 1973 yılındaki seçimde, büyük bir ihtimalle 1965’te yapılandan daha şiddetli bir tepki doğacaktı. Yani 1965’te Adalet Partisi tek başına bütün kanunları çıkarabilecek güçte meclise girmişti. Burada maksat Adalet Partisi’ni iktidara getirmek değil; bu, tıpkı 1950’de olduğu gibi “kimler olmasın” meselesidir. Yani “Birilerinin çanına ot tıkamalıdır.” fikri, Türkiye’de çok canlı bir fikirdir. O yüzden bu fikrin seyreltilmesi, dağıtılması ve işe yaramaz hale getirilmesi lazımdı. Onun için çok tesirli bir silah devreye sokuldu 1973 seçimlerinde: İslam.

İlk defa 1973 seçimlerinde bir siyasi seçme alanı olarak İslam’a işaret edildi. Milli Selâmet Partisi, Necmettin Erbakan’ın ağzından bir takım propaganda sözleri üretti. Mesela bunlardan bir tanesi, “Liselerden felsefe derslerini kaldıracağız; yerine hadis derslerini koyacağız.” sözüdür. Bir diğeri, “Bütün futbol sahalarını fabrika yapacağız.” sözüdür. Miting alanlarında bunlar söyleniyordu. Fakat mangalda kül bırakmayan bütün bu ifadelere rağmen 1973 yılında Türkiye’de, “Müslümanlığımdan vazgeçmem.” diyen herkesin toplanıp, “İyi; burada bir sonuç alacağız.” diye dayanışma içine girdikleri bir durumda Milli Selâmet Partisi 48 milletvekili çıkardı. Ama gene bu 1973 seçimlerinde tıpkı 1961 seçimlerinde yapılan şey yapılmıştı. Nasıl Demokrat Parti’nin oyları 1961 seçimlerinde ikiye ayrıldıysa, burada da Adalet Partisi’ne veyahut Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy vermesi muhtemel Müslüman görüşlü insanlar ayrılıp, yeni bir güce destek oldular. Böylece bir yerde veya iki yerde oyların blok halinde kalması önlenmiş oldu. Ve aldıkları sonuç hemencecik CHP-MSP koalisyonuna dönüştü. Tabii aslında onlar daha ilerisini istiyorlardı. Ben o günleri çok iyi hatırlıyorum: 1973 seçimlerinin akşamı Ankara’da CHP’nin tek başına iktidara geldiği izlenimi doğduğu için, hani maçlardan sonra insanlar arabalara binip bağırıyorlar ya, öyle şeyler olmaya başlamıştı. Ama ertesi gün anlaşıldı ki boşuna bağırmışlar; meğer CHP galibiyetİ yokmuş, maç berabere imiş. Ama onun sonucunda bir süreç başladı. Peki, o süreç mi bizi bu güne getirdi? Hayır, tek başına o süreç değil. Bizi bu güne getiren süreç, 1960 sonrasında Türkiye’nin bir yekpare güç olarak dünyada etkisini yeniden hissettirmesi tezinin sıfırlanması ile başlamıştı.

1960’a kadar Türkiye, dünya sisteminin bütün kurallarını benimsemiş bir ülke olarak kendine iyi bir yer temin etme peşindeydi. Yani yirmi yedi yıl süren tek parti dönemi ve on yıl süren Demokrat Parti iktidarı, Türkiye’nin Batı medeniyeti şartlarıyla zıtlaşmadan nasıl kendi başının çaresine bakabileceği yönünü benimsemişti idare olarak. Bunu, bürokrasisini bir bütün olarak muhafaza edebilmesi suretiyle sağladı. Yani 1960 yılına kadar Türkiye’de yetki ve etki sahibi olan insanlar, “vatan haini olmamak için” kararlar verebileceklerini kabul eden insanlardı. Ama 27 Mayıs sabahı bazı ordu mensuplarının idareye el koymalarıyla başlayan süreç bu kaideyi ortadan kaldırdı. 27 Mayıs 1960’a kadar, Türkiye’de etki ve yetki sahibi olan insanların tamamı, -hangi partiye mensup olurlarsa olsunlar- ancak vatan ihaneti dışında karar verebilecekleri prensibi ile yaşıyorlardı. Ama 27 Mayıs’tan sonra mesele, dünyadaki güçlerin avantajları meselesi haline geldi. Yani soğuk savaşın bir tarafı olmak 27 Mayıs 1960’a kadar Türkiye’de ciddi bir mesele değildi. Onlar soğuk savaşı yürüten güçlerin şu tarafında veya bu tarafında olmayı önemsemiyorlardı; onlar, Türkiye’nin menfaatlerinin gereğini yapmayı, -vatana ihanet etmemek şartıyla her şeyi yapmayı- kabul eden insanlardı, Cumhuriyet Halk Partililer de, Demokrat Partililer de. Demokrat Parti iktidarı sırasında Cumhuriyet Halk Partisi ile Demokrat Parti arasında hiçbir dış politika polemiği yoktur. Dış politikada anlaşamadıkları hiçbir husus yoktur; fakat 27 Mayıs 1960’tan sonra Türkiye’de bilhassa dış politikada takınılan tutum, insanların siyasi görüşlerine yön vermiştir.

Şimdi, meselenin can damarı şudur: Türkiye bugüne kadar yaptığı gibi, -bugüne kadar dediysem bunu 1571’den itibaren düşünmek lazım, hadi biraz yuvarlak hesap XVII. yüzyıldan beri yaptığı gibi- hasım unsurları birbirine düşürerek aradan sıyrılma politikasını bugün yürütemez haldedir. Türkiye 1980 yılına kadar bunu yapabildiği kadar yapan bir ülke idi. Ama 1980’den sonra artık metropolden gelen talimatları ne kadar uygulayabildiği esastır. Yani meselenin can damarı şuradadır: Türkiye artık dünyadaki kuvvetlerin birbirleriyle olan ilişkilerinden, birbirleriyle olan husumetlerinden istifade ederek kendini müspet bir alana taşıyamaz haldedir. Tam tersine, dünyadaki bütün güçler, Türkiye’nin ancak kendini savunmaması halinde bir takım acılardan uzak kalabileceği fikrini kabul ettirmeye çalışmaktadır.

Şimdi, Türkiye’yi niçin vatan kabul ettiğimiz meselesini iyi anlamamız lazım; yani Türkiye eğer kendi gücünü devreye sokarak bir ufuk belirleyemezse, tıpkı 1918’de olduğu gibi, ancak yabancı bayraklardan birinin sağladığı imkânla hayatını idame ettiren insanların ülkesi olur. Acaba Türkiye’nin kendi gücünü toparlaması ihtimali var mıdır? Elbette vardır. Türkiye hâlâ vatan kalacaksa niçin vatan olduğunun hatırlanması gerekir. Türkiye iki kez vatan oldu ve Türkiye’nin üçüncü kez vatan olma ihtimali yoktur. Yani bugün Türkiye’nin sınırlarındaki en küçük bir değişme Türkiye’nin ortadan kalkması demektir. Peki, bu değişme ihtimali nasıl ortadan kaldırılabilir? Bu değişme ihtimali, bir ufuk temin etmek suretiyle ortadan kaldırılabilir. Peki, bu ufku bize kim temin edecek? Konrad Adenauer demiş ki: “Hepimiz aynı göğün altındayız. Ama hepimizin ufku aynı değil.” Bu zat yani Konrad Adenauer, Adnan Menderes’in Moskova’ya gitmesini onaylayan yegâne dünya lideri. Yani dünyadaki liderlerden sadece Konrad Adenauer, “Evet gidebilir, ne zararı var.” demiştir. Hepiniz değilse bile çoğunuz bilirsiniz ki, eğer 27 Mayıs 1960 sabahı o ihtilâl vuku bulmasaydı 28 Mayıs günü Adnan Menderes Moskova’da olacaktı. Yani bu, “Amerika’nın Türkiye’deki tesirine karşı bir güç devreye sokulabilir mi?” sorusunun cevabının arandığı bir dönem açılacak demekti. Ama olmadı. Peki, Konrad Adenauer Adnan Menderes’in Moskova’ya gitmesini niçin onaylıyordu? Çünkü kendi ülkesinin de Türkiye’nin maruz kaldığı zorlukla başetmesi gerektiğini biliyordu. Yani dünyadaki sistemin hâkimiyetinin mutlaklığının zedelenmesi, bu mutlaklığın bir şekilde yara alması gerekiyordu. Bugün de eğer kendimize bir ufuk arıyorsak bunu göz önüne almamız lazım. Dünyada bir sistem var ve bu sistem kendini bir tanrı gibi her şeyi gerçekleştirebilir kabul ediyor, hiçbir itirazı kabul etmiyor. Bunun bir şekilde sona erdirilmesi lazım, bu çok zor bir şey değil; ama bizim insan olmamız lazım. İnsan olmak için de İslam olmak lazım.

Şimdi, ABD’nin kuzeyden Irak topraklarına girmesine mani olan bir tezkere TBMM’den geçti. Bu, -o günleri hatırlayanlarınız varsa- dünyada hayretle karşılanan bir şeydi, Türkiye’nin yapabileceği düşünülmeyen bir şeydi; çünkü o günlerde yani ABD Irak’ı işgal ederken ne yazılı ne görüntülü basında “işgal” kelimesi telaffuz edilmiyordu. Ondan sonra bu rahatlığı buldu birileri. Yani ABD, “Artık, işgal diyebilirsin.” dedikten sonra birileri “işgal” diyebildi. Bizim dünya sisteminin mutlak hâkimiyeti konusunda, bu hâkimiyetin mutlak olmadığı konusunda bir varlık taşımamız gerekiyor. Bunu da ancak, Türkiye’nin niçin vatan olduğunun anlaşılması ile sağlayabiliriz. Eğer Türkiye’de Müslümanların sözü geçmiyorsa ve “Müslümanlar, Müslüman oldukları için bu ülkenin birinci sınıf insanlarıdır.” cümlesi kabul görmüyorsa Türkiye’nin vatan sayılmasına imkân yok. Çünkü Türkiye, Müslümanların bu topraklarda birinci sınıf insan olmaları suretiyle vatan oldu. XIII. asırda bu topraklarda Müslümanların birinci sınıf vatandaş olmaları burayı bir vatan kıldı. Çünkü bu topraklar binlerce yıl boyunca yani antikiteden, belki arkaik zamanlardan beri birilerinin işgal alanı, birilerinin vilayetleri oldu. Çeşitli güçler bu topraklarda hüküm sürdü. Ama bu topraklar ilk defa Türklerin vatanı oldu; yani bu topraklar vatan vasfını, Türklerin bu yerleri kendi vatanları saymaları suretiyle kazandı. Ve bu 1922’de Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasıyla beraber bir kez daha tasdik edildi. Yani Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanıldığı gün, bu toprakların “Türkiye” adından başka bir adla adlandırılamayacağının kanla yazıldığı gündür. Bunu edebiyat olsun diye söylemiyorum. Bu toprakların Türkiye dışında bir isimle adlandırılamayacağı, Sakarya Meydan Muharebesi’nde kanla yazıldı, “Burası Türkiye’dir.” Diye; çünkü eğer o savaş kaybedilseydi, burası tabii ki Türkiye olmayacaktı. Burası Türkiye olmayacaktı. Şimdi burada, “Biz memleketimizi kimseye kaptırmayız” falan filan demekle işin bir çözüme kavuşmayacağını bilmemiz lazım. Asıl mesele mekanizmanın nasıl işlediği, kimin çarkını çevirdiği meselesidir.

Türkiye, I.Dünya Savaşı’nın sonunda dünya sisteminin bir yerine -tarım ürünleri ihracatıyla dünya sisteminin bir parçası olması kabul edilerek- eklemlenen bir ülke oldu. Ama Türkiye bunu aşabilecek, kendi topraklarında milli pazar tesis edebilecek bir başarı gösteremedi. Neden gösteremedi? Çünkü birileri onlara dediler ki: “Sen böyle bir niyet güdecek olursan, şimdiye kadar sahip olduklarını da unut.” Onlar da bunu dinlediler nedense. Neden tehdide boyun eğdiler? Çünkü Türkiye’de öyle bir mekanizma işliyordu ki, bu mekanizma insanların, “Böyle olmasın da ne olursa olsun.” diyecekleri kötülükler üretiyordu. O yüzden Türkiye’nin idarecileri, hiçbir zaman idare ettikleri insanlara itimat etmediler; çünkü onlar idareciliklerini onlara ihanet ederek elde etmişlerdi. Dolayısıyla Türkiye hiçbir zaman kendi gücüne dayanıp başkasına meydan okuyacak bir bütünlüğe, bir kenetlenmeye ulaşamadı.

Türkiye varlığını muhafaza etmek için kendi gücüne dayanıp başkasına meydan okuyacak bir bütünlüğe, bir kenetlenmeye ulaşamak mecburiyeti altındadır. Bu, “ha” deyince olabilecek bir şey mi? Evet, “ha” deyince olabilecek bir şey. Yeter ki, her şeyin adı konulabilsin; insanlar neyin ne olduğunu netlikle bilebilsinler. Eğer insanlar yaptıkları işin ehli olsalar, Türkiye’nin halledilemeyecek hiçbir meselesi kalmayacaktır. Türkiye’de bilhassa, bir işin yapılmaması için o işin başına birisi getiriliyor. Yani hangi iş olursa olsun… Dolayısıyla bu “atın önündeki et, itin önündeki ot” meselesini hallettiğimiz zaman sadece itin ve atın karnı doymuş olmaz; aynı zamanda ülkenin iti ve atı olmasının sonucu da elde edilmiş olur. Şimdi bunu imkânsız hale getirmek için yani itin önünden otu, atın önünden eti eksik etmemek için Türkiye’de taraflar üretiliyor. Mesela Ergenekoncular ve Ergenekon karşıtları gibi. Bu işlerin bir şekilde sona ermesi lazım. Neden? Çünkü olmayan bir şey üzerinden politika yapılıyor ve insanlar sahte hayatlar yaşamaya icbar ediliyor. Sahte hayatları sahici hayat sanarak yaşarsanız hiçbir şey elde edemezsiniz. Ama birileri sahici hayatlarını yaşıyor iseler yani Türkiye’nin her ne kadar İslami bir görüntüsü varsa da gerçekte gayri İslâmî esasların her hareketi yönlendirdiği birileri tarafından biliniyor ve uygulanıyorsa, o zaman tabii ki sahici olan kazanacak. O yüzden, bir kere her şeyden önce başımıza neyin geldiğini bilmemiz lazım.

Çok konuştum; bitireyim. Başımıza gelen şey şudur: Türkiye 1960’da “memleket” hassasiyetini kaybettikten sonra, bu hassasiyeti yeniden kazanabilmek için iki tecrübe yaşadı. Bunlar zaruri şeylerdi ve bu tecrübeler yolundan çıkarıldı, saptırıldı. Türkiye önce sınıf gerçeğiyle yüzleşip hesaplaşma tecrübesi yaşadı. Bu tamamen tahrif edildi. İkincisi, Türkiye kimlik ve hüviyet meselesi ile yüzleşme ve hesaplaşma dönemi yaşadı. Bu da tahrif ve tahrip edildi. Şimdi, son elli yılımıza dönüp bizim sınıf meselesi ve kimlik meselesi üzerinde neyi nasıl yaşadığımızı tahlil etmemiz gerekiyor. Onu da başka bir zamana bırakalım. Beni dinlemek sabrını gösterdiğiniz için teşekkür ederim.