Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

“Bu şehrin uğultusundan, kalabalıklardan, makine seslerinden, herkesten uzakta bir ormanın içinde ahşaptan bir evde kafa dinlemek istiyorum.” Son zamanlarda belki de hepimizin en çok duyduğu, hatta içten içe kendimize de söylediğimiz bir istek. Çünkü yorulduk ‘sürekli hareket’ üzerine inşa edilmiş bu yaşam şeklinden; durmak durulmak bilmeyen, dönüp arkaya bakmayı gericiliğe ithaf eden bu yaşantıdan. Durmak, düşünmenin ilk koşulu oysa ki! Fiziki dünyada durup, zihin dünyasında hareket etmek demek ‘düşünmek’. Eldeki, zihindeki tüm bağımlılık alametlerini bırakmak koşuluyla sağlıklı düşünebilir insan.

***

Nerede yaşıyor olursak olalım globalleşen ticaret, teknoloji ağıyla birlikte ürün ya da hizmetlerin ulaştığı her yere aslında teknolojinin zahirde objektif gibi görünen fakat gizli olarak global bir kültürde ulaşmış oluyor dünyanın her yerine. Bu teknolojik ve ticari eksenli kültür etkileşimi tarafından toplumların ve toplumu oluşturan bireylerin yaşam pratiklerine etki ederek, görünüş olarak insana ‘Ben istiyorum ve yapıyorum.’ imajı oluşturulup görünmez bir el gibi dikte ediliyor. Belirli bir süre insanlar bu yenilikçi akıma kapılarak nimetlerinden, eğlence faallerinden yararlanıyor fakat bir zaman sonra yaptıkları şeyler, zihinlerinde tasarladıkları planlar, yani yaşam şekilleri aslında gerçekten bireysel anlamda kendi istedikleri yaşam şekli olmadığı anlaşılınca psikolojik bir rahatsızlık kendini gösteriyor. Sonrasında bu rahatsızlıkla baş etme yolları aranırken sıkça rastlanan doğa fotoğrafları insana naif bir rahatlama hissi verdiğinden özü gereği doğasına ünsiyet kurma gereksinimi de kendini göstererek çözümün doğaya kaçışta olduğu düşünülüyor. Koca bir sistemi ardında kendi başına bırakarak ihmal ettiği kendini aramak için doğanın kucağına atılmayı istiyor modern insan! Yani insana sonradan eklemlenen modernliği hem yaşantısından hem de lügatinden silmek istiyor. Doğada yeniden doğmayı temenni ediyor.

***

Her şey iyi güzel de, bu hayali gerçekleşmediği için önüne çıkacak olanı da görmüyor insan. Yani hayalindeki ortama kavuşunca ruhunun sonsuza kadar ferahlayacağı, tüm sorunların çözüleceği sanısına kapılıyor ya! Yaşadığı yeri, ortamı terk edince sorunlardan da uzaklaşacağı yanılgısına kapılıyor. Çözümleri dışarıda aramak yerine kendinde aramayı hiç düşünmüyor. Herkesle tanışıyor, hatta tanıştığına da memnun oluyor da, bir kendiyle tanışamıyor. Bu  yüzden memnun olamıyor! O halde bir yerlere kaçmak yerine ‘kendi’ne kaçmasının, birilerinin gerçekten ne istediğini sorgulamak yerine kendinin ne istediğini hem de yaşadığı yerde sorgulamasının, kısaca dışarıdan kaçıp kendine gelmesinin vakti gelmemiş midir?