in ,

Kaybolan Şehir

Ağır aksak çıkmaya çalışıyordum demirleri patlamış merdivenleri. Sonrasında uçsuz bucaksız bir yol… Günlerdir süren bombardımanın ardından ölüm gibi bir sessizlik hakim bütün şehre. Apartmanların çıplak duvarlarında cennete açılan delikler oluşmuş. O cennetin ardında küçücük bedenler, kadınların yarı çıplak cesetleri ve ölüm gibi bir sessizlik… Ağlayan insanların yanından geçip gittim. Hiçbirini görmemeye, duymamaya çalışarak yürümeye devam ettim. Devam etmek zorundaydım. Devam etmek zorundaydık. Çünkü durduğumuz an ölüyorduk.

Az ileride bana çocukluğumu hatırlatan bir park vardı.Her gördüğümde gülümsediğim oyuncaklar vardı. O park artık yok. Çocukluğum, gülüşlerim yok. Artık sokaklarda kırık oyuncaklar ve kan kokusu hakim. Ama korku yok. Kaybedecek bir şeyimiz kalmadı ki korkumuz da olsun. Gururumuz, onurumuz,özgürlüğümüz… Sabahları odamın penceresini açan annem yok. Annemin bir cesedi bile yok. Evimize bomba düştüğünde başka bir şehirdeydim. Artık o şehir de yok. Geriye ne kaldı ? Bu liğme liğme bedenimle kendime bir vatan olacak ruha sahip değilim ben.

Kardeşimle birlikte diktiğimiz bir ağaç vardı. Her üzüldüğümüzde o ağacın altına gider ;oturur,düşünür,ağlar bir çözüm bulur ve geri dönerdik. Şimdi o ağaç yok. Sırtımı kime yaslayıp ağlayacağımı bilmiyorum. Ağaç neyse de kardeşim gitmeseydi be ! Dağ olurdu o bana.  Ne kadar düşsem de kaldırırdı. Ben düşseydim de o kalsaydı.

Yapayalnız ne demek ? Ben bile bende değilim. Onların ölümleriyle ruhum başka bir aleme savruldu. Hissetmeyen bir taşa dönüştüm. Her düşen bomba da yalvarıyorum yanlarına gidebilmek için ama her seferinde bu bataklıkta açıyorum gözümü. Önce bize cehennem olan ölüm gerçeği, şimdi kendini aratan cennet. Şimdi de ölüm yok. Hayat tam olarak bu sanırım.

Hayat tam olarak bu ! Yanyana yürüdüğün, elini tuttuğun, birlikte şarkılar söylediğin insanların; kollarını, bacaklarını, kopan ayak parmaklarını toplamak sokağın kanlı köşelerinden. Hayat tam olarak bu ! Doğsun diye beklediğin güneş düşman olur çöker tepene. Dur dersin, yoruldum artık. Bunca acıyla nasıl baş edeceğim tek başına. Durmaz. Duymaz seni. Yürümeye devam edersin.

Uçsuz bucaksız yolda yürümeye devam ediyorum. En azından çıkmaz değil. Gri duvarları paramparça olmuş evin içinden hafif bir müzik sesi geliyor. Olduğum yerde donuyorum. Tanıyorum sesi. Bu sesi canlı canlı ilk duyduğum an ki heyecan,mutluluk nasıl da hala dün gibi aklımda. Tarih dokuz eylül. Kardeşimin doğum günümde aldığı o siyah gömlek vardı üstümde. Kalabalığın içindeydik. Kahkahalar yankılanıyordu sokaklarda. Elimizde şekerler. Ayağımızda yeni ayakkabılarımız. Yeni ayakabıyı hasretle beklerdik küçükken. Büyüyünce de ayaklarımıza hasret bırakıldık. Tüm bunlara ragmen şarkı , o taş olmuş bedenimden geçip ruhuma işliyordu.

Aniden bir şimşek çaktı. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Kahkaka sesleri kesildi ve insanların çığlıkları yükseldi. Beni böyle yere seren şey şimşek değildi. Anlamıştım. Gözlerimden aşağıya düşen damlaları farkettim ve çalan şarkıya eşlik etmeye başladım.

O ki,

benim halkımın hamurundan yoğrulmuştur,

ekmeğim, içkim, yaseminim…

ateşin ve dumanın tadı nasıl oldu?

beyrut! seni terk eden delidir,

ey beyrut!

el üstünde tutulacak şehirsin sen

ey beyrut!

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Sevdiniz mi?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GIPHY App Key not set. Please check settings

One Comment

Loading…

0