Hayata geldiğimizden beri kendimizi arayıp duruyoruz. Çok da güzel beceriyoruz kendimizi arama oyununu. Aşık oluyoruz. Olamadığımız her kişiyi, yapamadığımız her şeyi aşık olduğumuz kişiye yüklüyoruz.

Ezbere bildiğimiz kitap sayfalarından yeni sayfalar çıkarıyoruz. Konuşmalarımızın her birinde alıntılar yapıyoruz en sevdiğimiz yazarlardan. İnsanlar buradan anlıyor okuduğumuzu.

En ortalık yerde bir dilenciye para uzatıyoruz. Gözlerimizi doldura doldura bakıyoruz kirli avuç içlerine. İnsanlar buradan anlıyor iyimserliğimizi.

Herkesin sizden beklediği görevler sonucu oluşan yüzlerce kişiliğiniz oluyor. Annenize karşı,eşinize karşı, çocuklarınıza karşı, müşterilerinize karşı,babanıza karşı, öğrencilerinize karşı hep bir başka kişilik sunma durumunda kalıyorsunuz.

Yaşanan her olayda ve varılan her yolda kendinizle karşılaşıyorsunuz. Her birinde yeniden el sıkışıyorsunuz gölgenizle. Memnun olup olmadığınıza bir sonraki gün karar veriyor.

En yakın arkadaşlarınızın düğünlerine gidiyorsunuz. Nice doğum günleri kutluyorusunuz, yine nice dilekleri ile…

En yakın arkadaşlarınızın cenaze törenlerine katılıyorsunuz. Ağlıyorsunuz. Başınız sağ oluyor. Dostlarınızsa giderek azalıyor dünya üstünde.

Su vakit geçtikçe demiri paslatıyor. Dev gibi ağaçların içini çürütüyor yaprağında nokta kadar böcekler. Zaman akıp geçiyor. Akıp geçiyor tanıdığınız tüm yüzler. Ve siz yavaş yavaş terk ediyorsunuz sevdiklerinizi ve onlarda bulduğunuz kişiliklerinizi. Önce annenize,sonra babanıza… En yakın dostlarınıza bir veda şarkısı yazıyorunuz. Ve bir de kendinize.

Yavaş yavaş alışıyorsunuz uğurlamaya. Yavaş yavaş alışıyorsunuz kendinizle ayrılamaya. Yavaş yavaş… Yavaş yavaş tanışıyoruz kendimizle, yavaş yavaş terk ediyoruz kendimizi.

Biz insanlar iyi beceriyoruz terk etme sanatını. Hepimiz eserleriyiz kendimizin. İmzamız taklitidir bir öncekinin.