in

Mahalleler ve Balkonlar

Ayten balkona çıktı. Karşı apartmanda, balkonda sigara içen Figen’e seslendi:

-Başınız sağ olsun Figen, anneni de saklamışsınız.

– Dostlar sağ olsun Ayten Abla, ecel işte.

Ayten, kendini bile ikna etmeyen bir ses tonuyla:

 -Ölenle ölünmüyor, hayat devam ediyor kızım, diye mırıldandı.

Figen, sessizce sigarasını içmeye devam etti. Karşılıklı, balkon demirlerine tutunup sustular. Ayten, sessizliğin verdiği huzursuzluktan kurtulmak için kızına seslendi. ’’Füreya, çamaşır makinesi durmuştur, asıver onları, kokuyorlar sonra.’’

Yuvarlak mutfak masasına seğirtti. Bir ayağını bacağının altına alarak sandalyeye oturdu. Gür siyah saçlarını, yetmişlerden kalma tokasıyla tepeden tutturdu. Sigara tablasından bir sigara çıkardı. Kibritle yaktı. Kanallar arasında gezinmeye başladı. Bir doktor zayıflama sırları veriyor, başka kanalda bir sunucu, iki kelime ettikten sonra oynamaya başlıyordu. ”İzleyecek bir şey yok ki doğru düzgün!” diye söylendikten sonra kayıpların arandığı bir programda karar kıldı. Dikkatle izlemeye koyuldu. Sigarasının külü neredeyse yere dökülüyordu. Yanından çamaşır sepetiyle geçen kızını fark etmedi.   

Figen sigarasından uzunca bir nefes aldıktan sonra yere saçılmış kiremit parçalarına baktı. İzmariti hırsla fırlattı yere. Balkon kapısının arkasında duran çalı süpürgesini kaptığı gibi indi aşağıya.

Ayten sandalyesinde bir oturup bir kalkıyor,’’ Vay şerefsiz, tüh rezil herif’’ diye diye programı izlemeye devam ediyordu. Reklamlar çıkınca, gözünü ekrandan ayırabildi.

Füreya balkonda üç sıra halinde dizilmiş iplere çamaşırları asmıştı. Sutyenleri, dantelli donları öne, kot pantolonları arkaya. Ağzındaki sakızı patlatarak ocağın başına geçti. Ana- kız keyif kahvelerini içeceklerdi. Ayten külleri dökmek için balkona çıktı:

-Kız Allah canını almasın, kaç kere söyledim sana şu donları en arkaya as, görünmesinler diye! O askılı bluzunu da çıkarmadın, eğil kalk, eğil kalk, tüm mahalleye gösterdin memelerini! Ah benim talihsiz başım, kız seni doğuracağıma taş doğursaydım!

-Söylenme kız anne, bak kahveler hazır. Oh, bol köpüklü. Şöyle karşılıklı içelim seninle.

-Aaa bak, hiç umurunda mı yellozun!

-Aman anne, sanki içimize ne giydiğimizi bilmiyor erkekler. Görseler ne yazar.

-Sen beni öldüreceksin misin kız?

Füreya, annesinin yanaklarını sıktı. Gıdıklayarak susturdu onu. Masaya oturdular. Kahvelerini yudumlarken birer sigara da yaktılar.

Figen süpürmeyi bitirmiş, balkondan uzattığı hortumla kapının önünü yıkıyordu. Annesinin ölümüne sebep olan o küçük parçacıklar, orada durarak onunla alay ediyorlardı sanki. Taşı daha sert ovalamaya başladı. Annesi Saadet Hanım… Zavallı kadıncağız kanseri yenmiş fakat pikniğe gidecekleri o gün, başına düşen bir kiremit parçasıyla ölüvermişti. Her şey çok hızlı olmuştu. Figen merdivenlerden inerken kocası ve oğlu arabada bekliyordu. Pek az dışarı çıkan Saadet Hanım, her zamanki edepsiz laflarla kızıyla şakalaşmış, güle oynaya inmişti aşağıya. Apartman kapısından yeni çıkmıştı. Saniyeler sonra küt, yerde! Ambulansa binerken talihine küfretmiş, son sözleri ‘’Kırk yılda bir şeyim kalktı, o da gitti cami duvarına çarptı,’’ olmuştu. Hastanede iç kanamadan öldü kadıncağız.

Bu sırada dışarıdan hurdacı geçti. Sanki mahalleliyi rahatsız etmekten çekiniyormuş gibi ‘’hurdacı, hurdacı’’ diye kesik kesik bağırdı.

-Şu adam da bağırmaya korkar. Kim duyacak sesini de çıkacak dışarı?

-Kara kuru bir adam kız anne. Bilmez misin, rahmetli babam da mıy mıy mıy konuşurdu. Gerçi adamın senin sesini bastırması ne mümkün!

-Senin dilin çok uzadı, kalk şu fasulyeleri kır! Evde bir kaşık yemek yok!

-Rahmetli pısırık adamdı, elinden pek bir şey gelmezdi ama yine de bize kalan emekli maaşıyla geçinip gidiyoruz işte, dedi Ayten. Sigarasını söndürdü. Soğan doğramaya koyuldu.

Yaşamın hayhuyu içinde, her şey unutuluyordu. Tencereler doluyor, boşalıyor, balkonlar yıkanıyordu.

Ayten kesilmeyen su sesine bakmak için balkona çıktı. Kafasına çarpan siyah sutyeni eliyle ittirdi.  Figen ha bire kapı önünü yıkayıp duruyordu. Figen’e seslendi:

-Yavrum, tertemiz oldu bak. Hadi artık kapat suyu da gir içeri. Bak oğlun da uyanmıştır. Seni görmeyince korkar evlatçım.

-Sahi, Ömer… Uyanmıştır… Neyse sonra devam ederim, görüşürüz Ayten Abla, diyerek girdi içeri.

-Füreya, bu kadının işi de zor. Kafayı tırlatmasa bari! Dağ gibi Saadet Abla… Böyle ölüm mü olur, tövbe yarabbi!

-Kız anne, bak yine aklıma geldi de, gülmemek için zor tutuyorum kendimi. Sen o kadar kalıplı kadın, bir kiremit parçasıyla öl! Kanseri bile yenmişken. Komik yani.

-Edepsize bak! Ölümle dalga mı geçilirmiş, ya benim başıma gelseydi? Sen bana da gülerdin kesin. Babaannesi kılıklı! Ay ben nerelere gitsem!

-Sana bir şey olmaz Ayten’ciğim, Bedri Amca iyi bakar sana. Malum, kocaman eczanesi var. Eh, her gün tansiyonunu ölçtürmeye de gidiyorsun.

-Hastalığıma da inanmıyor artık, hayırsız evlat. Hem sen ne biçim konuşuyorsun annenle!

-Bedri, iyileştir beni Bedri. Bayılıyorum sana Bedri! Hahaha! Böyle mi kız anne, oluyor mu, cilve yapabiliyor muyum?

-Seni şıllık, nerede bu oklava! Gel kız buraya, gel dedim.

Evin içinde bir koşturmacadır başladı.

Yorumlar

Leave a Reply
  1. “balkona çıkmanın fen bilgisi,
    pencereden bakmanın matematiği,
    ve uzun uzun gülmenin ehliyeti,
    bunlar hep baharla ilgilidir,
    hatırlar mısın?” m. akar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Sevdiniz mi?

Azizim

Sığırcıkannem