Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

 

Mayısın güzel çiçekleri mavi göğe konuk olmuş beyaz bulutların himayesinde, insanı mest eden miskleri ile dört bir yandan yeryüzünü ve gökyüzünü selamlıyor iken, henüz toprağa karışmamış olan varlığı, cılız kiraz ağacının gölgesinde biraz nefeslenmeyi kendisine lütuf olarak gördü.

Hava da uçuşan polenleri taşıyan ürkek esinti, saçlarının arasından kayıp gidiyor, gözlerinin kepenkleri kapanmamak adına direniyordu.

Uyumanın sırası değil diye düşündü.

Bahar, kimi zaman karlı dağları, kimi zaman kızgın sıcakları, kimi zaman ise hırçın rüzgârları devirmiş ve şimdi tüm cömertliği ile bugünü ona hediye etmişti.

Bozkırın çetin havası, sahilin dingin sularında dinleniyordu artık.

Yüreğini kâğıttan bir gemiye bindirdi ve serin sulara bırakıverdi.

Yolunu bulacağından elbet yoktu endişesi.

Nitekim -kuşlar da kaderle uçardı- bilirdi.

Bellerdi, her şeyin güzel olacağını.

Ruhunun en dibindeki ışık almayan, penceresiz, köhne odasında bir başına bağdaş kurup otur iken dahi güneşin varlığını iliklerine kadar hissederdi. Sabretmenin kıymetini ve umudun en büyük lütuf olduğunu her daim hatırlatırdı kendine. Bugünde öyle yapacaktı. Sabredecekti, bekleyecekti. En önemlisi ise bıkmadan usanmadan umut edecekti.

Gözlerini kapadı, derin bir iç çekti.

Yeniden başlamaya niyet etti. Ve kaldırdı gözlerine indirdiği kepenkleri. Hem bu güzel havada esaret adına hiçbir şey yer almamalıydı. Bu önce kendisine ardından ise bahar hanıma yapılabilecek en büyük haksızlıktı. Kiraz ağacının himayesinden ayrılıp bir başına yürümeye başladı. Bir gün bu bir başınalığın biteceğine en içten olan inancıyla yola koyuldu. Yol nereyeydi, yol neydi? Bunları bilmiyordu, zaten pek bir önemi de yoktu, aldırmadı. Kâğıttan gemiye binmiş olan yüreğinin izinden gitmeye karar verdi, bir limanda elbet duracağını bildiği içindi beklide yolun nerede sonlanacağını merak etmemesi. Bildiği en güzel türküyü mırıldanmaya başladı, yol ilerledi. Türkü değişmedi. Başka bir şey söylemenin ihanet olacağını düşündü. Tek başınalığı son bulana kadar aynı türküyü mırıldanmaya kendi içinde ant içti. Hem elinde bu türküden ve aynı memleketin göğünden başka bir şeyi de yoktu. Tanrı Dağlarından olmasada tüm bu düşüncelerin bağrında en kıymetli tahtı kurmaya niyetli, karşısında bulunan heybetli dağdan bir rüzgâr esti.

Hüznü getirdi.

Ardından sevdayı getirdi, başucuna bırakıverdi.

Ürkek bir kuş misali çırpındı kalbi.

Uyandı.

Ağaca baktı onu gördü, suya baktı onu gördü.

Parkta oynayan güneş saçlı kızda onu buldu.

Uçsuz bucaksız ummana ilişince gözleri, onun gözlerini buldu. Tuhaftır belki de mavi de değildi gözleri.

Ardından bir karıncanın yuvasına taşıdığı buğday tanesinde tılsımlı gülüşü geldi yâdına.

Sonra gece oldu.

Akşamın zifirinde, onun zülüflerini buldu.

Maha baktı gönlünü gördü, yıldızlarda umutlarını.

Mecnuna cihan dopdolu Leyla görünürmüş sırrına nail oldu.

Ardından kapadı gözlerini.

Her şeyini kaybetmiş insanların kaderiyle, kederlendi. Sevgiyi bulan insanların yüreğiyle eğlendi.

Çünkü sevginin niçini olmazdı, bilirdi. Önce sevilir sonra makul bir sebep aranırdı sevmeye.

Bir şiir kadar güzel olan bu gecede susmanın bazen hüsn dolu sözlerden bile âli olduğu kanaatine vardı.

Sustu.

Yüreği ve gözleri konuştu.

Korktu. Konuşmaktan korktu.

Şayet konuşursa, rüzgârın bir yaprağı dalından koparıp cılız bir suya bıraktığı gibi, hiç ait olmadığı bir coğrafyada, bir vatanda, bir gönülde kendini bulmaktan korktuğu için sustu.

Bütün melalini ve dahi bütün sevgisini yüreğinin iline hükümdar ederek sustu.

Konuşmak yersizdi çünkü.

Zannınca, ittifak gönüller arası yapılan antlaşmalar kelimelerin gölgesinde kalmamalıydı.

“Gönülden gönüle giden yol” elbet gizli olmalıydı.