in

Mevsimlik Aşklar ve Bazı İzlenimler

Altın değeri kazanıyor kayısı, esmer kızların ellerinde. Nerden gelmiş bu kızlar böyle kara kara açmışlar bahçe kuytularında. Adıyaman’dan, Urfa’dan ve daha birçok şehirden gelmiş olan mevsimlik işçiler yere sermiş oldukları sergilerin üstünde, kasa kasa dizilmiş olan kayısıların çekirdeklerini çıkarıyorlar. İçlerinde bir kız var, adı Neslihan olmalı bu kızın. Bu bahçenin sahibi Mehmet emmi olmalı, onun oğlu Hasan olmalı. Diyorum ki, Hasan, Neslihan’ı sevmeli. Evet, tam da böyle olmalı… Eğer derseniz bu nereden çıktı şimdi. Siz bilmezsiniz derim, mevsimlik aşklar hep böyle başlar. Eğer derseniz, hayır, bu hikâye nereden çıktı? Az ötedeki şu adamın yabaniliğinden derim.

Yabani dediysem, kötülemek için değil a, tam da öyle olduğu için. Aramızda on metre var yok onunla, buraya oturdum oturalı kafeteryadaki insanları seyrediyorum. İlk andan itibaren, bu adama ayrı bir hisle baka kaldım. Göz hapsine aldım onu, fakat o bunun farkında bile değil. Adamın karşısına düşen masada, saç tellerinin her biri neredeyse bakır bir tel kalınlığında, özenle örülmüş, buğday renginde saçları olan bir kız oturuyor. Bu örgü anne örgüsü olmalı, hatta hasta bir annenin elinden çıkmış olmalı, öyle ilgiyle örülmüş. Şefkat parlıyor kızın saçlarından.  Kızın arkası bana dönük fakat gözlerini hayal edebiliyorum. Mavi, ama nasıl mavi; bir bakmışsın içinde alev olmuş, yanmış. Bir bakmışsın içine nehirler, ırmaklar taşımış. Ama kesinlikle kobalt değil, o tişörtünden dolayı öyle görünüyor olmalı. Adamın kıza bir bakışı var; avcının, avına bakışı gibi. İştahlı bir aslanın, ceylan yavrusuna bakışı gibi. Hatta tarlalarda imece usulü çalışan köylünün içinde, adaleleri çalışmaktan şişmiş, libidonun içlerinde deli taylar koşturduğu genç erkeklerin, dolgun kalçalı, diri göğüslü köy kızlarına bakışı gibi, öyle bir doğallık. Arzunun ve şehvetin saf hali masada. Bunu yüzyıllarca arasam bulamam galiba. Artık adamla birlikte ben de bakıyorum kıza.  Kız ise kafasını bir sağa bir sola yatırıyor, bir şey oluyor gibi, sanki hissediyor bakışlarımızı. Bakışlarımız öyle bir hal aldı ki, adam bütün yabaniliği ile bu kızı yaralıyor. Ben ise kızın yaralarını sağaltıyorum. Hasta annesi ağlıyor kızına, ben bir doktor edasıyla iyi olacak diyorum. Adam kızı bir kez daha yaralıyor, bir kez daha ve bir kez daha… Ben avcıları da bu yüzden sevmiyorum galiba. Yaralı bırakmak, öldürmek ne kadar acımasızca. Ben kafamı önüme eğiyorum tüm bunlardan bir hikâye çıkması için, notlar düşüyorum telefonuma. Adam da önüne bakıyor, çayından bir yudum alıyor. Sanki kızı içiyor, kızın gözlerini içiyor sanki. Bir ben hissediyorum bunu kafeteryada. Herkes bir şeylere dalmış, bir şeylerle meşgul herkes. Ben ise buraya bunun için gelmişim gibi bu adamı rahat bırakmıyorum. Sağda solda pek ilgi çekici bir şey yok belki ondan, bilemiyorum. Yine de sağa sola şöyle bir göz gezdiriyorum; adamın hemen yan masasında iki hanımefendi, neyin dedikodusunu yaptıklarını ta buradan anlıyorum desem inanmazsınız ama anlıyorum. Yeni nişanlanmış, kayınvalidesini çekiştiriyor. Arkadaşı ise sırf arkadaşlık gereği kızın bütün dediklerine “ay haklısın canım diyor.” Ben de onaylıyorum onu, “tabii haklı a canım”, diyorum. Bizim kızın masası kalabalık, kızımız biraz sessiz, belki hep böyle, belki annesini düşünüyor. Şimdi bana kızar mısınız, bilmiyorum. İlahi, nerden çıktı kızın annesi, yetmezmiş gibi bir de hastalık çıkardın başımıza diyebilirsiniz. Ama inanın nerden çıktı bilmiyorum. Belki yalnızca böyle olsun istediğimden, belki de kızın omuzlarından, kızın masadaki yalnızlığından. Hem belki adamımız da benim gibi bunu fark etmiştir. Bir de belki kızın, masasına sürekli saatine bakarken yakalanıyor olmasından. Bilemiyorum. Zaman sık sık kontrol edilen bir şey midir? Şimdi kaçı kaç geçtiğinin ne önemi var?

Bizim adam otuzlu yaşlarında, kız o kadar yok. Bir çift karşı karşıya oturmuş sohbetsiz, sessiz, önlerine ne konulsa yiyip içiyorlar. Kızın eşarbı yeni fakat karşısındaki çocuğun gözü yalnızca telefonda, kız da bir süre sonra gömülüyor telefonuna. İnsanlık bir ilginin ucunda yaşarken, küçük bir ilginin o masaya katacaklarını düşünürken, bizim adamı tekrardan göz hapsine alıyorum. Şimdi biraz düşünceli, mutlaka kendini yargılıyor. “Olur mu” diyor, “yahu toplum içinde el âlemin kızına böyle görmemişler gibi bakılır mı?”, sanıyorum, kendinden utanıyor şuan. Bir yanı da bakmışsam bakmışım ne olmuş, ilk defa böyle seyirlik bir güzellik gördüm, ilk defa bir ilgiyi hak eden bir varlık gördüm diyor. Dayanamıyor, bir daha bakıyor kıza. Ben diyorum ki, tam şuan bana bakan ne görüyor acaba? Kendini beğenmiş bir adam mı? Başkasını mı? Bilmiyorum. Galiba ben, bu hikâyenin fark edilmeyeniyim. Belki de bu yüzden kolaylıkla yazabiliyorum. Tüm her şeyi fark edilmeden seyredebiliyorum. Fark edilmeden görebiliyorum tüm bunları. Fark edilmeden siliniyorum belki de…

Hikâyemize dönecek olursak; Hasan, işin daha ilk günlerden itibaren Neslihan’ı seyrediyordu. Sürekli onu düşünmekten, anasını, babasını duymaz olmuştu. Neslihan ise bu ilginin haymasında yaşamaktan rahatsız değildi. İncecik bedeni, zarif omuzları ve kalemle çizilmiş gibi olan dudağının yanında, servi boylu gibi duruyordu ama öyle değildi. Fakat bu kızlar böyle olur, öyle incedirler ki, içinize alırsanız, uzarlar içinizde, uzarlar ve sonra bir yerinizden filizlenirler. Esvabının altındaki esmer teninde, bir güneşin gizlendiği aşikâr. Hasan ise bir ayçiçeği, Hasan, bir mevsimin yanığı. Hasan’ın kapkara elleri sürekli bir yol arıyor, Neslihan’ın ellerine. Bir oraya bir buraya gidip geliyorlar fakat bir türlü denk gelemiyorlar. Onlar kavuşmadıkça, iki sevdalı kavuşamayınca, ben rahat uyuyamam. Bir yol arıyor sevdalılar, ta ilk çağlardan beri. Ta ilk çağlardan beri uyuyamam.

Günler, hafta oluyor Hasan ve Neslihan artık daha çok rastlaşıyorlar, işler daha çok artıyor, kayısılar kasa kasa yığılmaya devam ediyor. İslim damları hazırlanıyor, brandalar geriliyor. Çekirdeklerinden ayrılmış kayısılar, bu brandaların üzerlerine seriliyor, Güneş’in seyrine bırakılıyorlar. Hasan ile Neslihan, hiç ayrılık yokmuş gibi, vakitleri varmış gibi sevişiyorlar, gülüşüyorlar. Ağaç, toprak eskisi gibi gelmiyor artık onlara. Her şeyin bir ruhu var gibi. Her şeyin yüreği çarpıyor, sevdalıların baktıkları yerde. Sabahları canla başla çalışıyor herkes, akşamları ışıklar ağaçlardan ağaçlara, uzun kablolarla kavuşturuluyor. Devam ediyor bütün şenliği ile işler. Yaşlı kadınlar genç kızlara müstehcen hikâyeler anlatıyor, kızlar dinledikçe kendi aralarında kıkırdıyorlar. Onlar kıkırdıyor, yaşlı kadınlardan biri uyarıyor onları hemen. Anadolu’da böyledir cinsellik eğitimi. Erkekler bir yandan kasaları taşıyorlar bir yandan kaş göz ediyorlar. Kim kara sevdalıysa onunla dalga geçiliyor. Geceye doğru herkesin uyuması bekleniyor, herkes uyurken bir çıt sesi çıkıyor. Yalnızca bir çıt sesi. Hasan camdan atlıyor, Neslihan uyuduğu damdan parmak uçlarında merdivene doğru bir ceylan gibi sekerek, koşar adım yürüyor. Gök berrak, yıldızlar gözlerde bir kez daha kayıyor. Neredeyse bir haftadır bu iki sevdalı geceleri kaçıp bu söğüdün altında, bir şey arıyorlar bedenlerinde. Sevdanın somut kanıtını, kalp atışlarında değil, terleyen ellerinde değil, birbirlerine değen, değdikçe alevlenen tenlerinde buluyorlar. Hasan, Neslihan’ın esmer teninin altında bir zehir varmış gibi emerken, Hasan bir şeyler ararken bu gecenin altında. Neslihan, Ortaçağ’dan kalma bir müneccim gibi yıldızları sayıyor, yıldızlardan yıldızlara hopluyor gönlü. Gündüzleri ezberledikleri bedenlerinde, nerede ne var elleriyle koymuş gibi buluyorlar gece karanlığında. Nice karı koca bilmez birbirini böyle. Bir an her şey sukuta eriyor, Hasan kenara bir avcı tarafında vurulmuş gibi yıkılıyor. Neslihan bileklerini ovuştururken, bir tebessümü esirgemiyor, az önce vurulmuş gibi yıkılan Hasan’dan. Gecede artık yalnızca nefes alıp verişler ve bir sağa bir sola hareket eden sigaranın ucundaki ateşin kızıllığı var. Aslında fazlası var, her zaman fazlası olur. Farkındalık var, artık zamanın daraldığının anlaşılması var. Anlamak ne berbat bir şey, o berbatlık var işte. Anlıyorlar onlar da. Hasan’ın yorgunluğundan, sigaranın hemen bitmesinden, Neslihan’ın sesinden, maddenin kendisinden anlıyorlar…

Kayısı işleri bittiği vakit. Mevsimlik işçileri memleketlerine götürecek araba yola koyulur. Neslihan ile Hasan o son gecenin büyüsünden, böyle ani ve acı bir veda ile kurtuldular. Mevsimlik aşklar böyledir, böyle başlar, böyle sürer. Bin yıllara denktir kavuşmalar, sevişmeler. Ölüme denk ayrılıklar, bu ayrılıklardır işte. Mevsimlik aşklar böyledir dedim ya, kurtulamaz ayrılıktan, sonunu bile bile ladestir. Yine de güzeldir. Kavuşmak; birkaç ay, birkaç gün, birkaç saat hatta birkaç saniye de olsa kavuşmaktır. Kavuşmak, ilaçtır sevdalılara.

Kızımız masadan kalktı. Son kez saate baktı ve bir yere geç kalır gibi bir telaş ifadesi takındı yüzüne. Masadakiler, “oyunbozanlık yaptın Neslihan”, dediler kıza. O pek etkisinde kalmadı bu sözlerin. Adamımızın yanına bir arkadaşı geldi, ”Hasan’ım nasılsın? Annemler nasıl” diye sordu ve oturup aileden, memleket meselelerinden konuşmaya başladılar. Çaylar biteviye tazelendi, tespihler çıktı, etrafa bakışlar atıldı. Çiftimiz, biraz önce ayrıldılar buradan. Oğlan kızı durağa kadar bıraktı. Otobüse bindirirken şöyle bir öptü, bugün çok iyi vakit geçirdiklerini söyledi. Fakat o ilgi görmemiş eşarp ve o anda kalan bakışlar, onlar, hala masada birisi gelir de ilgi gösterir diye bekliyorlar. Diğer masada ise kayınvalide gömüldü ve o hanımlar da kalktılar. Tüm bunlara bakınca masam ne kadar da sakin…

-Bakar mısınız? Bir kahve daha alabilir miyim? Bu söz burada biraz daha oturacağımın kanıtıdır. Kafeterya neredeyse boşaldı. Hasan, ben ve Hasan’ın arkadaşı kaldık sadece. Bazı masaların sandalyeleri ters çevrildi, mesaj alındı. Bu kahve isteği fazlaca sinir bozmuş olmalı. Benim de eğlencem bu işte. Bu kadar.

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Sevdiniz mi?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GIPHY App Key not set. Please check settings

One Comment

  1. Hikaye ve röportaj iç içe karakterlerle yazar iç içe bir arada birlikteler. Burası dünya birlikteler ama ayrılar, bir dünyada ayrı hayatlarda. İş için iletişim güç için bilişim. Bu dünyanın dışında kara sevda bir çıkalım mı bu gece. Yerdeki iş bu dünyanın işi bedenlerde kutsanır. Bu dünyanın içi aşk hayatı, dışına gir sevdalan içine gir yaşa ve yaşat. Senden bize bizden sen onlara bir evrim, yaşamak dört mevsim aşk.

Loading…

0