-kendi gezegeninin kahramanı olan tüm köy çocuklarına-

 

Zarif’in Serçekuşları, Exupery’nin Küçük Prensleri, Barış Manço’nun adam olacak çocukları, Nazım’ın Sevdalı Bulutları…

 

Kendi gezegenini yaratan ve bu gezegeni kocaman belleyen, mertekli evlerinin penceresinden bakınca iki sıralı evi bütün bir dünya sanan ve dağların ötesini merak eden ama bir türlü gidemedikleri o yerleri anlamlandıramayan güzel gözlü çocuklar.

 

Yılmadan usanmadan dağ tepe gezen, elleri ve yüzleri rüzgârdan çatlayan, akan burunlarını yeni bir oyun ile sildikten sonra toprakla özdeşleşmiş çocuklar.

 

Yüzleri güneşten karardıkça olgunlaşırlar; büyüdükçe değil. Severler güneşi çünkü güneş tek anahtarıdır dışarıda olmanın.

 

Her şey geç gelir -beklemeleri gerekir- bekledikçe yaşlarından beklenmeyen bir sabır gösteren, beklemenin sonunda her ne gelmediyse artık ona üzülmeyen, hayal kırıklığına uğramayan çünkü hayal kırıklığına uğramanın ne olduğunu bilmeyen ince ruhlu çocuklar.

 

Sevince at arabası kadar seven (at arabası kocaman demektir), benzetmeleri süt ve tereyağı kokan, öğretmenlerini dünyada bildikleri tek şehir olan Paris’le özdeşleştiren, fast food yemedikleri için şanslı olduklarını bilmeyen, etraflarında onları incitecek kalabalıklar olmadığı için komşusuna ve arkadaşlarına güvenen, kedilerini beslemek için okul sütlerini kediye ayıran, hayvanları seven ve onlara merhamet eden, bitkilerin nasıl büyüdüğünü bilerek büyüyen, büyümesini seyrettikleri canlıya eziyet etmeyen, koşunca ‘hıpıshızlı’ koşan dayanıklı ve güçlü çocuklar.