in

SİLİNMEYEN KALEM İZİ

 

Uyku nefesinin içeriyi doldurduğu sabahlardan biriydi. Soba sönmüş, gece soğuğu odayı doldurmuştu. Uyanmıştı ama yatağın o sıcağını bırakmak istemediğinden gözlerini açmıyor, bekliyordu. Her gün tekrarlanan artık kulağının ezberlediği o sesi duydu yine. Eski tahta kapı gıcırtıyla açıldı. Uyku nefesini dağıtan soğuk bir rüzgar odaya koşuştu. Annesi sobanın külünü boşaltıp içini doldurdu. Bir  poşeti tutuşturdu ve sobayı yaktı. Oda ısınmaya başlamış, sobanın ısıttığı yorgana yapışan sıcaklık yakıcı rahatsız edici bir hale bürünmüştü. Sobanın bir homurtu veya atlı ordu geçişine benzeyen gup gup gup sesi içerde yankılandığı an açık kahverengi gözlerini açtı. Hızla kalkıp kardeşleriyle yer yataklarını topladı. Koşarak dışarı çıktı sıcaktan pembeleşmiş yanaklarına soğuk havanın busesi değdi. Musluğun soğuk başına elini koydu. Kendini suyun soğuğuna hazırlayıp hızlıca yüzünü yıkadı. Dişleri çocuktan bağımsız birbirine hızlıca çarparak komik takırtılar çıkarıyordu. Gülüyordu çocuk. Hızla içeriye girip, parmağı delinen çorabını geçirdi ayağından üzerinede bir kısa çorap daha sonra önlüğünü giyip soluk renkli eski yakasını taktı. Bu sırada kahvaltı hazırlanmış içeriye sıcak çay kokusu yayılmıştı. Anne sofrada bulunan her şeyi çocuklarına taksim ederken babada bir taraftan yedi haberlerine kulağını vermiş, evinin yüklerini sırtlandığı omzu çökmüş şekilde çocuklarının daha çok sevdiği şeyleri onlara bırakıp onların daha az sevdiği şeyi yiyerek karnını doyurup geriye doğru çekilmişti. Her güne benzeyen bir sabah yaşanmıştı. Çantasını alıp yağmurla çamurlaşan yollardan arkadaşlarıyla neşeyle okula gitmişti.

Öğretmenleri zili çalıp sabah töreni için öğrencileri sıra yaptı. Çocuk Andımız’ı okurken büyük bir onur ve gururla her mısrayı söylerken kıvrık kirpikli gözlerini yumarak sesinin son perdesinden andı okudu. Öğretmen arkasını döndüğü an bala üşüşen sinekler gibi giriş kapısına doluşan öğrenciler çocuğa hep çok saçma gelmişti. Ne aceleleri vardı. herkes alt tarafı her gün girdiği sınıfa girip aynı sıraya oturacaktı. Bu telaş ne içindi? En son çocuk girdi. Öğretmen masasının önündeki -hani o herkesin oturmayı en çok arzuladığı- sırada oturuyordu. Yavaşça sınıfa girdi. Fiş, sıra ve öğretmen kokuları eşliğinde  sırasına oturdu. Herkesin aksine çocuk  bu sırayı hiç sevmezdi. Sevmezdi göz önünde olmayı, başkasının çok arzuladığına sahip olup kalpleri karartmayı. Ders başladığı sırada kalemini çıkarmak için çantasına döndü. Tahta kaleminin serçe parmağı kadar kaldığını gördü. Sınıfta “kötü” görülen “sevilmeyen” öğrencilerden başka hiç kimse küçük kalem kullanmazdı. Çıkarıp yazardı yazmasına ama utanıyordu. Öğretmeni sanki onu bekliyor gibi ona doğru bakıyordu. Çocuğun bir sıkıntısı olduğunu fark etti. Şefkatle yanına yaklaştı:

-Kalemin mi yok? dedi.

Çocuk:

– Var öğretmenim” dedi. Sıkı sıkı tuttuğu avucunu açtı ve gösterdi. ” Çok küçükte öğretmenim” dedi.

Öğretmen tatlı, yuvarlak çehresiyle gözlüklerinin arkasındaki minik gözlerini kısarak güldü:

– Hiç önemli değil, bunu  kullan bitir yavrum” dedi.

Üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi rahatlamıştı çocuk. Teneffüs olmuş tekrar derse girmişlerdi. Çocuk kalemini aradı aradı bir türlü bulamadı. Yanındaki arkadaşıyla çantasına sıranın altına sağına soluna bakıp bulmaya çalıştılar. Hiçbir yerde yoktu. Öğretmen durumu fark edip çocuğa sordu sınıfta sessizliğin yerini bir uğultu ve hareketlilik almıştı. Öğretmen çok sinirlenmiş tekrar tekrar uyarıda bulunuyor, alan getirip bıraksın affedeceğim diyordu. Getiren olmadı. Öğretmen herkesi tahtanın önüne dizdi. Sıraları ve çantaları aradı. Gittikçe hiddeti artıyordu. Onu bu kadar sinirlendiren şeyin aslında hırsızlık yapılmış olması olduğunu biliyordu çocuk. Öğretmen öğrencilere yöneldi herkese sırayla elindeki tahta sopayla vuruyor ve ceplerini arıyordu. Çocuk olanlara inanamıyordu. Zaten pek sevilmezdi bu duruma sebep olduğu için arkadaşları hepten düşman kesilecekti. Kalbi bir kuş gibi çırpıyor, gürültüler kulağında çoğalıyor büyük bir sessizliğe bırakıyordu onu, çocuk elini nereye koyacağını bilemediğinden cebine koydu. İşte o an elektrik çarpması gibi bir his yaşadı. çünkü kalem cebindeydi. Tabi ya nasıl akıl edememişti cebine bakmayı. Elini yavaşça cebinden çıkardı. Cebinde oluşunun korkusunu daha tam idrak edememişken birden kalem yere düştü? O curcuna gürültü kalemin düşüşüyle yerini büyük bir sessizliğe bıraktı. Öğretmen hızla gelip çocuğun yanındakini kolundan tutup çekti. Herkesi yerine oturttu. Öğretmen defalarca:

-Sen aldın yaklaştığım için yere attın dedi.

Hıçkırıklarla dolu “Hayır öğretmenim yemin ederim ben almadım” sesleri sınıfta yankılandı. Çocuk sebep olduğu bu durumu defalarca gözlerinin önüne getirip, pişmanlık ve acı duydu. Yıllar sonra bir gün   gerçeği arkadaşına anlatmak istedi. Kendini onun her türlü tepkisine hazırlamıştı. Beklediği gibi bir şey olmadı arkadaşı güldü :

– “O zaman üzüldüm sonra geçti, unuttum gitti” dedi.

Fakat çocuk hiçbir zaman unutmadı ne zaman sınıf kokusu duysa içini korku kapladı, öğretmen gördüğünde tedirgin oldu, biri dövüldüğünde derin ızdırap duydu ve ne zaman haksızlığa uğrasa boğazında bir düğüm oldu…

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Sevdiniz mi?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GIPHY App Key not set. Please check settings

2 Comments

  1. Başından sonuna anlattığınız her şeyi okurken sanki yaşadım Çok güzel bir anlatım Dramatik bir olay yaşanmış Hikayenin kahramanı , yaşanılan ortam ve detayları düşünürken , bir anda şaşırtıcı bir sonuca sürükledi Ben ön yargıdan uzak durmamız gerektiğini bir kez daha hissettim.

Loading…

0