1. SÜHEYLA

Güneşe ve güne gebe bulutlar sancılar içinde ve sabırsızca yeryüzünü gözyaşlarının rahmetine boğmak istiyor bugün.
Bugün umutlar ağrılı ve karanlık bir gecenin bağrından kopup geliyor. Ufukta görünen parıltılar nemli gözler eşliğinde dolduruyor odayı. Ali derin bir iç çekip yeni güne niyet ediyor.
Aslında yeni güne değil, yeniden umut etmeye niyet ediyor.
Oturduğu meşe iskemlenin örtüsü eskimiş.
Bardağında yarım kalan çayı biraz kırgın.
İki gündür sulamayı ihmal ettiği küpe çiçeği, saksının içinde boynunu bükmüş.
Tahta menteşeli penceresi yarı açık. Bedeninden önce ruhuna işleyen esinti usulca sararmış perdeleri havalandırıyor.
Genzini yakan yosun kokusunu ciğerleri saygıyla selamlıyor.
Güneşin nazlı bir gelin gibi süzüldüğü, kendini bir gösterip bir kaybolduğu şu zamanlarda, cıvıltıları yükseliyor kuşların.
Yeryüzü kimine göre kısa ama Ali için uzun olan bir gecenin ardından yeniden uyanıyor.

Bu eski evde ve bu eski zamanda, her daim en sevdiği yer olan terasa çıkıyor Ali. “Karadeniz’in dalgaları” diye geçiriyor içinden. Kim bilir kaç geceden daha karanlıktır diye düşünüyor.
Elinde birkaç mektup.
Bir fotoğraf.
Tüm hayatını sığdırdığı tek bir zarf.
Tüm hayatını kaplayan bir Süheyla…
Süheyla, diyor sessizce.
Süheyla, benim ömrüm…
Ağrılı bir yumru oturuyor boğazına. İçinin yangınını söndürmek isteyen gözyaşları bir bir süzülüyor çeyrek asırlık taze çehresinden.

Yüreğindeki yüke dayanamayan cılız bacakları, bulunduğu yere çöküveriyor. Bir süre hareketsiz öylece kalakalıyor. Ardından bir hışımla ucuz tütün ile dolduruyor ciğerlerini.

Cevabını yazıp da gönderemediği son mektup aklına gelince, içi acıyor. Aslında yüreğini ağrıtan, içini acıtan şey, gönderemediği mektubu değil, belki de artık gönderecek bir Süheyla’sı olmamasıydı.
Ali, Süheylasız bir hayatın nasıl olacağını tahayyül dahi edemiyor.
Gözünü açtığı günden beri her daim yanında bellediği Süheyla’nın artık olmayışını kabullenemiyor.
Ömrüm dediği Süheyla’nın ömrünün tükendiğine inandıramıyor kendini. Bu okunan duaları, ağlayışları, feryatları hiçbirini ama hiçbirini gerçek olarak düşünmüyor.
Daha üç gün önce yaylada uzaktan uzağa izlediği Süheyla’nın bugün o yaylanın toprakları altına koyulacağına aklı ermiyor, yüreği dayanamıyor Süheylasız geçen iki güne.
Süheylasız geçecek, devrilip gidecek günleri yaşamak istemiyor Ali.

Harf harf ezberlediği mektuplara takılıyor gözü. En son gelen menekşe pullu mektupta;
“Gönlü güzele denk gelesin derdi nenem.
Ömrümde seninkinden güzel gönül bellemedim Ali’m.” diye yazmıştı Süheyla.

Derin bir nefes çekip
“Senin olmadığın gönül nasıl güzel olsun be Süheyla’m” deyiverdi.
Sessizlik ve fısıltı arasında döküldü bu sözcükler Ali’nin dilinden.

Bu fısıltı yirmi beş yaşındaki Ali’nin Süheyla’ya son seslenişiydi. Gözyaşlarını sildi. Kamburunu dikleştirdi, son bir kez baktı Karadeniz’in öfkeli dalgalarına.
Ve kapattı gözlerini…

Son kez aralandı çatlamış dudakları:
“Süheyla dedi, Süheyla benim ömrüm…”

Ve bir daha hiçbir kelam dökülmedi o çatlak dudaklardan.
Bağrını bir toprak belleyerek, sabırla gönül bahçesinde büyüttüğü nice umutları ile birlikte bir beden daha hapsoluvermişti Karadeniz’in ölümden daha soğuk olan dalgalarına.

İREM YURTMAN