in ,

Tütsü Kokusu

Tütsü Kokusu

Bir destansı hikayedir hayat. Zorlukları aştığında kahraman eder seni. Peki ya zorluklar karşısında yenilirsen… Maviyi ve yeşili birbirine karıştırabilir ya da mavinin içinden yeşili ayırabilir misiniz? Ulaşabilir misiniz toprağın yağmur damlalarıyla buluştuğunda çıkardığı tütsü kokusuna? Mavi ve yeşili ayıralım haydi, çimleri yolalım ellerimizle, tırnaklarımızın arasına biraz toprak girsin sonra onları temizlemek için dağa kızıp en cılız kayasından patlayan berrak sularda yıkayalım ellerimizi. Nerede olduğumuzun önemi yok mavi, yeşil ve toprak kokusunun arasındayız.

Alabildiğine yeşil, uzana bildiğine mavilik olan bir dağ yamacında, bir kolunun altında bel hizasına kadar gelen, üzerindeki kabuğu ince işçilikle soyulmuş bir değnek var. Diğer kolunda ise soğan çuvalından uydurma, iki kulağından geçirilmiş iplerle tutturulan heybenin içerisine azığını ve sütünü koymuş adam. Hayatın hangi tokadını yediği belirsiz atmış kendisini maviye. İçlerinde, en derinlerde tam da birisi bir laf etse ağlayacağı bir duyguda nefes almak için atmış kendisini yeşilliğe. Adam gideceği yerin yine onun tütsü kokulu kolları olacağını bildiğinden kendisini sevdirmek için uzanmış hafif nemli, biraz sert, biraz da narin toprağın bağrına. Pantolonunun arka ceplerinin iç kısımlarını keserek yamaladığı kasketini, dirseği sökülmüş kavun içi rengini andıran ceketini, kenarlarını dikmekten numarası küçülmüş ayakkabısını üzerine çekmiş de atmış kendisini. Dedik ya neresi olduğu önemli değil mavi, yeşil ve toprak kokusu olan bir yer ve o yer bizim mekânımız.
Küçük yaşlarda tanışmış adam hayatın zorluklarıyla: İlk evre babasının vefatı… Babasının vefatından sonra kimi zaman kahvehanelerde çay satmış, kimi zaman ayakkabı boyamış, bazen de duvar yazılarını silmiş -kömürleri kırıp toz haline getirerek yaptığı boyalarla-… Annesi ile bir başına kalmış kısa bir müddet, kısa diyoruz çünkü hayat ikinci tokadını da indirmiş bizimkine: Annesi, bir meleğin kanadında, beyazlar içinde gülümseyerek… İşte o an âşık olmuş maviye, annesini yükselirken gördüğü için. O an hasret kalmış tütsü kokulu toprağa, annesini de babası gibi oraya indirdiği için. İşte o andan sonra âşık olmuş yeşile. Anne ve babasının mezarları üzerinde açan rengarenk çiçeklere ve o çiçeklere eşlik eden yeşile. Bu yüzdendir mekânın neresi olduğunun önemsiz olması. Bize mavi, yeşil ve toprak yeter.
Güneş nasıl da salına salına süzülüyor dağların arasından, maviliğe kızıllık katıyor biraz. Yeşil kendisini kapatıyor, siyaha çalıyor bir göz yanılmasıyla. Toprak kokusundan bir şey kaybetmiyor. Toprak yine aynı, toprak kendisine gelen misafirini selamlıyor akşamüzeri, huzura kavuşuyor adam, ciğerlerinin en küçük odacıklarını bile oksijen ile dolduruyor.
Kendi kendine yeten, küçük yaşlardan beridir kendi işini kendi gören birisi nasıl sitem dolu olabilir bu kadar hayata? Kime kızıyor? Kendisine mi yoksa hayata mı? Bir isyan mı bu, bir başkaldırış mı?
Sûmme hâşa! Ne cüret isyan etmek? Ona göre değil. Bu kadar nimetten faydalanıp kime neyle başkaldıracak? Yalnızca kendisine kızıyor adam, neden daha fazla değilim diye, düşüncelerime neden yetemiyorum diye? Bütün isyan, bütün sitem kendisine.
Akşam çöküyor ve çiseli yeşilliğin aralarından çıkıyor tütsü kokusu. Kulaklarına en güzel ezgilerini çalıyor ağustos böcekleri ve çekirgeler, onlara eşlik eden kurumuş ağaç dallarının yanarlarken çıkardığı çıtırtılar. Bütün bir gece düşünüyor adam, beş grup çekirge ve ağustos böceği sahne değiştiriyor adamı yalnız bırakmamak için, gökte ki ay kısa bulutlar arasına girip çıkıyor yeşilin üzerine oluşturduğu ışık şölenini bozmamak için, adam dağın eteklerinde dostlarının arasında bir elinde değneği diğer elinde Adıyaman tütününden sarılma sigarası dertleniyor. İçli bir duâ yükseliyor kalbinin en iç duvarlarından: “Sen işini bilirsin, haddim değil işine karışmak. Yalnızca bana yeteceğini düşünüyorum bu kadar huzurun ve nimetin. Şimdi ise ben onların yanında olmak istiyorum. Biraz mavi göreyim, mavinin yeşille birleştiği yerde biraz yeşil, yeşilin içerisinden de tütsü kokusu çekeyim ve bu dostların yanında ebedi kalayım…”
Bir insan sabaha kadar ne düşünür demeyiniz, düşünecek onca şeyiniz vardır belki sizin fakat hiç aklınıza gelmeyen şeyler de var. Düşünmekten uyuyamayacağınız şeyler; mavi gibi, yeşil gibi, tütsü kokulu toprak gibi…
Gün ağrır yavaştan, güneş nazlana nazlana çıkar tepelerin ardından, mavi berraklığına kavuşur yeşil yine yeşil, üzerinde geceden kalma çiğ taneleri.  Toprak ise ısınmaya başladığında nemli kokusunu atar üzerinden. Adam mı? Adam maviyi görür bir nebze, yeşile doyar artık. Mağrur bakışlarıyla tütsü kokulu toprağın bağrına bırakır kendisini, dalıp gider ebedi uykusuna. Bir destansı hikayedir hayat. Zorlukları aşarsan kahraman ilan eder seni, peki ya zorluklara yenilirsen?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Sevdiniz mi?

Attila İlhan Edebiyat Ödülleri için başvurular başladı

Online kütüphane ve arşivler evde kalan okurların beğenisine sunuluyor