in

VARLIĞIN ÇOBANI (1)

Duygular üşüştüğünde kaçıyordu sanki tüm kelimeler. Ben seslendikce daha da uzağa gidiyordu hepsi. Ve hep duvarların ardında bunca yıkıklıkla kalan ben oluyordum. Tuhaf ya gidenlere, gidebilenlere imreniyor insan. Kalmayı da sevebilirdim, kaldığım yeri sevebilseydim belki, kaldığım yerde kaldığım hâlimi sevebilseydim…

İçimle savaşmalı mıyım, anlaşmalı mıyım, yorgunsam ve yenileceksem en azından kendime gelene kadar kaçmalı mıyım yoksa sonuna kadar sınırlarımı zorlayıp tenimi acıyla mı büyütmeliyim?

Hava soğuk ama tenim yeni bir hüzünden çıkmış gibi alev alev yanıyor. Bir kar kütlesini dahi daha yaklaşmadan eritebilecek bir yangın. Ateşin de yankısı vardır ve her zerrene çabucak yayılır. Sen de daha fazla tutuşmamak için oksijensiz kalırsın. Yanarken sesinin çıkamaması, nefesinin kesilirvermesi bundandır. Bir kıvılcımın yaktığını bir damlayla söndüremezsin. Sönmek, ateşin büyüklüğünden daha fazla su gerektirir. Ve saniyeler alan yangının dinmesi de saatler alır.

Sönmek istediğinde odun taşıyan kimse kalmaz yanında, pişman olmaz, kendini affettirmek için ona sunulan bu su taşıma fırsatını görmezden gelir. Ve sana, suyu bulasın diye gayya kuyusunun ipini uzatır.

Aslında nihayetinde yanan da biz yakan da.

Su da biz, ateş de…

Kuyu da biz, kova da…

Yol da biz, yoldaş da…

Bizim kimseyle alıp veremediğimiz yok aslında, verip alamadığımız da. Vermekten karşılık beklediğimiz, almanın lütfûnu kendimizden bildiğimiz bir alışverişin ortasında mazlum sanıyoruz kendimizi. Halbuki her şey tam da Cemil Meriç’in dediği gibi “iyilik eden mükâfat bekliyorsa tefecidir.”

Aynaların pasını temizleyen yok artık, kimsenin kendini kirli görmeye tahammülü de yok. Ya çeviriyoruz aynaları tersine ya da nerde ayna görsek sırtımızı dönüyoruz. Aynadan kaçsak da kiri dönüp dolaşıp buluyor bizi farkında olmadan, biz de kendimizden olduğunu bilmezden geldiğimiz bu kire bulaşıyor da bulaştırdığını sandığımıza suç buluyoruz nihayetinde. Suçluyu bulana dek zanlılar coğalıyor, birken bin kişinin omuzlarına bindiriliyor günahın yükü. Aynadan kaçmanın bedeli ne büyük vebal ve ne çok kişiye ödetiyoruz bu borcu, anlayabilsek keşke.

Güney Afrikalıların Ubuntu Felsefesiyle ne kastetiğini Kemal Sayar şöyle ifade ediyor:

“Ubuntu, insan ancak başka insanlar aracılığıyla insan olur, demektir… Hepimiz yaptığımız hayrın da şerrin de bize bir şekilde dönüp geleceğini idrak etmek zorundayız… İnsan kendini aşan, kendi menfaatinin ötesinde bir şeye hizmet ettiği zaman hayatından da mutmain oluyor” (2)

Bir başka insanı vücudumuzun bir azası olarak göremiyorsak emanete riayetten kim söz edebilir ki?

Dipnot:

(1) Heidegger, insan tanımı

(2) Muhit dergisi 3. Sayı / Kemal sayar: İyiliğin kanatları yazısından

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Yorumlar

Leave a Reply
  1. Rad 28 – Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
    Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Sevdiniz mi?

Avatar Yazar

Yazar pinhân

sorgu

hasret