in

Zarftan Çıkan Çocuk

      Birileri tarafından aranıyormuşum gibi tedirgin ve hızlı adımlar ile geçtim dükkânın önünden. Bir yandan da kendime, ulan dedim iş şimdi şu yaptığın, cebinde paran var, versene işte borcunu. Ne yalan söyleyeyim farklı bir zevk duyuyordum kapıma dayanılmasından. Bu insanların bana sinirlenmelerinden, kızmalarından, aptalca söyledikleri lafları, sanki bir kendileri bulmuşlar gibi anlamlar yüklemelerini dinlemekten, farklı bir haz alıyordum. Onlar karşımda bu aptal halleri ile çırpındıkça, içimdeki o vahşi adam merhametsizce onları aşağılıyordu. Ama şimdi keyfimi hiç bozamazdım. Eve dönemezdim. Çünkü canım bir kuş sesi, bir ağaç gölgesi ve toprak kokusu çekmişti ki, öyle böyle değil. Ellerimi ceplerime sıkıştırdım-son günlerde biraz kilo mu aldım ne?- parka doğru yola koyuldum. Büfede bir sigara alayım dedim, büfeci Adnan sırıtarak;

      – Hoca seninkinden kalmadı başkasından vereyim, dedi.

      – Kalsın o zaman büfeci Adnan, kalsın, dedim.

      – Ha! Hoca, senin evi sordular geçen, buralarda oturuyormuş falan dediler. Sen tembih ettiydin diye söylemedim evini, söyletmedim de kimseye.

      – Eyvallah büfeci Adnan. Kimlerdi, ne dediler başka.

      – Bir şey demediler, bir zarf bıraktılar, isim falan da söylemediler. Bir adam ve yanında esmerce bir kadın, kadının kucağında 1-2 yaşlarında bir çocuk vardı, adam pek düşünceliydi. Hayırdır hoca, kim bunlar? Hiç kimseler dercesine kafamı yukarı doğru kaldırdım. Söz söylemeyi gerek bile görmedim. Zarfı aldım ceketimin iç cebine koydum. Adnan biraz kederlenerek, biraz da pişmanlıkla;

      – Canını sıktım galiba hoca, kusuruma bakma, dedi.

      Tebessüm ettim. Eğer Adnan bir an için gözlerimden geçeni okuyabilseydi, canımı sıkmaktan çok, elinde bir tirbuşon ile göğsümün üstüne oturup, onu bir vahşi gibi yüreğime saplayıp, kanırtırcasına deldiğini anlardı. Neyse ki bu yetenek bir bende vardı-ya da bir bende var sanıyordum-. Babam eskiden esnaftı, ben onun yanında yetişmiştim. Bu sebeple, insan sarrafıyımdır diyemem ama bir insanı iyi tahlil ederim. Mesela bu Adnan’ın karısının ne naneler yediğini Adnan’ın gözlerinde duran buluttan, üstündeki o pişmanlık kokusundan ve kendisinin bile farkında olmadan tavrına, sözlerine kattığı o kederden okurum. O yüzden bazı günler Adnan’a sadece, her neyi dert ediyorsan, onu kendine dert edinme. Hayat bu dertlerle yaşamak için çok kısa, derim. O da beni bir evliyaymışım da onun aklından geçenlerin, sırtını büken ağırlığın farkındaymışım gibi rahatlar, halini anladığımı düşünür, mutlu olurdu. Bu hayatta anlaşılmak ne büyük nimet, ben de için için kanarken, hep bunu bekledim aslında. Fakat gelin görün ki…

      Parka gelmiştim. Sigaram yoktu fakat artık bu da keyfimi kaçırmıyordu. Bir paket sigaram varmış gibi hayal edebiliyordum, olmayan paketimi cebimden çıkarıp, açtım. Bir sigara çıkardım, kibritimi bir defada yaktım-bak şu işe hayalde ne güzel tek seferde yandı- sonra ağzıma götürdüm ve sigarayı yaktım. Son nefesimmiş gibi derin bir nefes çektim içime. İlk nefesten sonra diğer bütün nefeslerin tadı aynıdır; sası. Fakat o ilk nefes, insanın içine bir ruh giriyormuş gibi hissettiriyor ya, işte onu duyumsadığım anda farklı bir mutluluk, farklı bir tatmin duygusu sarıyor beni. Bunu hissettiysem oh ne iyi, keyfim kaçmamış demektir. Kuş sesleri cıvıldıyor, ne diyorlar, kim bilir neler diyorlar, anlasam keşke onları. Sabah yağmur serpiştirmişti, 15-20 dakika falan sürmüş fakat toprağın yumuşaması için yetmişti, ağaçlardan ve reçinelerinden güzel kokular yayılıyordu. Ihlamur, meşe, çam daha başka ağaçlar da vardı fakat onların adlarını bilmiyorum. Bazen diyorum şu doğaya imkân versen her yeri talan eder. Bir asfaltta bile çimen bitmiyor mu, kaldırım taşlarının arasından adeta yaşam gibi fışkırıyorken karahindibalar, bir imkân, hani çaba sarf etmesek bile küçük bir imkân ile şu bereketsiz kaburgam da bile ot biter.

      Bir-iki saat parkta kaldım, biraz ıslanmış çimenlerin üstüne yüzükoyun bir güzel uzandım. Sonra çarşıya doğru yürüdüm. Bir çay içtim, çay evlerinden birinde. hangisiydi şimdi adını hatırlamıyorum. Tam o sırada bir arkadaşım ile karşılaştık;

      – Yahu ne zamandır görmüyorum seni, nerelerdesin be kardeşim? Dedi sitemle.

      – Şehir dışındaydım, dedim.

      – Otur otur hele konuşalım. Ne var ne yok anlat bakalım, dedi.

      – İşlerim var, kusura bakma onları halletmem gerek, dedim. Öyle donuk ve öyle ifadesiz söylemiştim ki bunu, arkadaşımın benden tiksindiğinden emindim. Tiksinsindi. Böyle olsun diye söylemiştim zaten, uzaklaşsın benden. Umurumda mı sanki? bir daha ne zaman göreceğim. Görsem ne olur, ikinci sefere selam vermemeyi bile düşünüyordum. Tek başıma kalmak istiyorum, yalnız kendimle.

      Akşama doğru eve geldim. Keyfim fazlasıyla kaçmıştı, şu zarf ve bugün yaşadıklarım tadımı kaçırmıştı. Benim geldiğimi gören Belkıs Hanım dükkâna koştu hemen, kocası ev sahibim Hüseyin Bey’e haber verdi. Ben ise tüm bunları görüyormuşum gibi biliyordum. Birkaç dakika sonra ayak sesleri duyulmaya başlandı ve sonra kapı çaldı. Biraz sert çalınmıştı, sert ve hızlı. Bitkindim, uzun zaman sonra çarşıya gitmiş ve bütün gün şehrin sokaklarında gezinmiştim, sanki kendimi kaybetmiştim. Sanki kendimi kaybetmiş de arıyor gibiydim. Kapıyı öyle halsiz ve isteksiz açmıştım ki adamcağız beni hasta sanıp endişelenmişti.

      – Beyefendi iyi misiniz? Afiyettesinizdir inşallah, dedi Hüseyin Bey.

      – İyiyim ev sahibi Hüseyin Bey, iyiyim. Sizler nasılsınız.

      – Efendim sağlığınıza duacıyız, ben şey…(ağzında geveliyordu lafı) kira için rahatsız etmiştim. Bilmiyorum farkında mısınız gene geciktirdiniz? Oysa günü gününe ödenmesi konusunda sizinle anlaştığımızı düşünüyordum. Sizin gibi asil bir ailenin oğluna ve eğitimli bir kişiye yakışmayan davranışlar bunlar, lütfen biraz daha dikkat gösterin. Hiç uğraşacak halim yoktu.

      – Affedersiniz, haklısınız Hüseyin Bey, hemen getiriyorum kirayı, dedim.

      Belkıs Hanım ağzının içinde bir şeyler homurdanıyordu hala. Parayı verdim iyi akşamlar diledim ikisine de ve kapıyı yüzlerine kapattım. Kapının arkasında öylece kala kaldılar. Yere batsın asilliğiniz, “Asil olmak isteyen kim?*”. Bu Hüseyin kumarbazın tekidir, kira parasını yer diye eşi Belkıs Hanım da onunla gelir hep. Parayı hemen Hüseyin’in elinden alır. Hüseyin bu sebeple kira bedelini düşük göstermiştir. Geri kalan 200 lirayı eşinden gizli alır, onu da muhtemelen kahvede ya da ganyanda hiç ederdi. Belkıs Hanım parayı alır, sayar ve hemen en güvenli yer olan sutyenine sıkıştırırdı. Bakmayın böyle konuştuklarına aslında sonradan görmedirler, işleri rast gitmiş arsaları değerlenmiş bu apartmanı almışlar, burada bir de kafe açmışlar kendilerine. Her şeyleri eğreti, her şeyleri bu kadar işte. İnsanın kendini asil hissetmesi için varlıklı mı olması gerekir? Bunu anlamam hiç. Bu yüzden insanlardan nefret ediyorum galiba. Onların bu gösteriş budalalıklarına, bu samimiyetsizliklerine katlanamıyorum… Onlar evlerine girdikten sonra, bir anlık dalgınlıkla masama bırakmış olduğum zarfı elime aldım, açıp-açmamak arasında kaldığım bir an dikkatlice kenarından yırttım, içinde kısa bir not vardı;

      “Oğlumuz İbrahim, çok hasta. Eğer mümkünse onu görmeye gelebilir misin?” Şükran.

      Evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum, gözümü pavyonda Aynur’un yanında açtım. Kaç saattir buradaydım bilmiyorum. Kafamın içine şehrin bütün gürültüsü sıkıştırılmıştı. Bir oğlumun olduğu iddia ediliyordu. İddiadan da öte onun benim oğlum olduğu kabul görmüştü. Bu daha kötüydü. Oysa ben biliyordum ki o çocuk benim değildi. Eşim Şükran’ı bundan 2 sene evvel terk etmiştim. Bir ilçede öğretmenlik yaparken, kendisini ilçenin ileri gelenlerinden birinin oğlu ile yakalamıştım. Gerçi bütün ilçenin haberi vardı bu ilişkiden, bana bakışlarıyla hep bunu anlatmaya çalışıyorlardı. Belki bu işe bir son vermemi, belki de sevgililerin arasından çekilmemi istiyorlardı. Peki ben ne yaptım? Hiç, hiçbir şey. Bir gün gördüm ikisini, biraz kafamı dinlemek için geniş bozkıra doğru çıktığım sıra. Şükran o adamın kollarında hiç tanımadığım bir kadındı, şendi, işveli, cilveliydi. Şükran değildi de sanki Aynur’du. Onları öyle görünce hızlıca eve döndüm. Bavula birkaç parça kıyafet koydum, ceketimi aldım çıktım. Şükran’a uzun zamandır elim değmemişti. Emindim, o çocuk benim değildi. Yaklaşık 2 yıldır bu apartman dairesinde yaşıyordum. Ne telefon, ne başka bir şey kullanıyordum. Öğretmenliği bıraktıktan sonra ailemin desteği ile geçiniyordum. Kitapların içine gömülmüştüm, kimselerden haber almıyordum. Şimdi bir şekilde yerimi, muhitimi öğrenmişlerdi. Bu çocuk neden bana bırakılmak isteniyordu? Belki ölmek üzere olan bir çocuk, benim olsa ne fark ederdi? Vicdanım ölmüştü. Bir an bütün bunlardan sıyrılıp, Aynur’a baktım.

      – Aynur, dedim, gidelim mi?

      – Hayırdır ne zamandır görünmüyordun, dedi. Sustum, nasıl sustuysam, Aynur kalktı, daracık ve kısa elbisesini çekiştire çekiştire yürüdü önümde. Otele gittik, otelci Murat selam verdi, sonrada;

      – Oda hazır hoca, dedi, Aynur teşekkür etti, ben öylece baktım Murat’a. Merdivenlerden çıktık, ikinci kattaki ilk odaya girdik. Aynur ceketimi aldı, tam üstünü çıkaracağı sıra hafifçe tuttum omuzlarından, oturttum yatağa, başımı koydum dizlerine, ne o sordu ne ben anlattım. Ağladım, yalnızca ağladım…

      Sabaha karşı Aynur kalktı, yüzünün akmış makyajını sildi, kendine çeki-düzen verdi. Bana baktı, uzun uzun bana baktı. Anlamıştı galiba. Bir daha gelme dedi, bir daha gitmedim.

* Anne Frank’ın Hatıra Defteri adlı filmden.

Yazar olmak için kaydolabilirsiniz. Yeni Gönderi Oluştur

Sevdiniz mi?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GIPHY App Key not set. Please check settings

2 Comments

  1. zarftan çıkan çocuk
    dünyadan giden adam
    nasıl buluşsunlar
    kadın yok
    bir damla erkek bir deniz insanlık
    bir deniz kadın bir damla insanlık
    çocuk erkek mi gelişsin insan mı büyüsün
    eşitlik
    erkekle insanlığı kadınla insanlığı
    sağlıklı çocuklar

Loading…

0