7 yıl önce
Azizim

‘’Sen da tam bi Beyoğlu beyefendisi oldon başımıza bre Ramiz efendi!’’
‘’Estağfurullah azizim. Ben kim, Beyoğlu beyefendisi olmak kim!’’
‘’Bak gene ayni şiyi yaptın.’’
‘’Ne yapmışım efendim?’’
‘’Bana küfrettin!’’
‘’Ne haddime azizim!’’
‘’Senın gibi Beyoğlu beyefendisi olmaz olson!’’ deyip, sırtını Ramiz Efendi’ye döner, küserdi.
Huyundan suyundan Hasan Amca’nın Balkan insanı olduğu belliydi. Elli yaşındayken ailesini alıp Türkiye’ye göç etmiş. Babam o günü hiç unutmadığını söylemişti bir keresinde; ‘’sonbahar sabahıydı. Hasan Amcalar bizim mahalleye geldiğinde, sanki tüm sokakta çiçekler açmış, o anda ilkbahar gelmişti. Taşınma telaşı, patırtı, neşe; ne ararsan vardı! E tabi mahallede top koşturacağımız yeni arkadaşlar edindiğimiz için biz çocukların yüzünde gül bahçesi oluşmuştu’’ demişti. Babamın kurduğu cümlelerden sonra, mahalledeki çocuklardan iyice uzaklaşmış, en iyi arkadaşlarım Hasan Amca ve Ramiz Efendi olmuştu.
***
Hasan Amca, otuz yıldır Türkiye’de yaşamasına rağmen, Türkçe’ye tam manasıyla adapte olamamış, bundan dolayı da Ramiz Efendi’nin dilinden düşmeyen ‘azizim’ kelimesini küfür olarak algılamıştı. Yüksek sesle konuştuğundan dolayı herkes onu sinirli sanırdı. Oysa hiç sinirli biri değildi. Babacandı! Hulusi Kentmen’in Balkan versiyonuydu! Sinirliliğe tepki olarak çok sık küserdi.
***
Ramiz Efendi’de Beyoğlu’nda doğup büyümüş, son nefesine kadar da orada yaşamış biriydi. Konuşması, giyinişi, davranışlarıyla tam bir Beyoğlu Beyefendisi olmasına rağmen, o bunu hep inkar eder ‘’Ben sadece Allah’ın gariban kuluyum’’ derdi.
Hiç evlenmemişti. ‘’Eğer bir kadını gördüğünde içinde dereler oluşuyor ve içine sığmayıp taşıyorsa; aşık olmuşsun demektir. Ben bunu hiç yaşamadım ve evlenmedim. Aşkın da ne zaman karşına çıkacağı belli olmaz. Belki doğduğunda, belki de son nefesini vermeden saniyeler önce’’ demişti.
Ramiz Efendi, Hasan Amca’nın küsmelerini anlayışla karşılar, hep alttan alırdı. Kendini de ‘’hayatımız boyunca hep değer verdiğimiz insanlara küsmez miyiz zaten?’’ diyerek avuturdu. Doğruydu da! Hasan Amca, en iyi dostu Ramiz Efendi’ye küserdi sadece. Onu küstüren en önemli mevzu da ‘azizim’ mevzusuydu. Zavallı adam, kelimenin ne demek olduğunu öğrenemeden göçüp gitti.
***
İki dost, sabah ezanından önce buluşur, beraber namaza giderlerdi. Bazı zamanlarda onlara ben de katılırdım. Bazen de uyku ağır bastığı için uyanamaz, bu ikiliyi dinlemeye biraz geç giderdim. Benim ikisi arasında pek bir vasfım yoktu. Sadece oturur muhabbetlerini dinlerdim. Arada sırada soru sorar ve sorumun cevabına karşılık Hasan Amca’dan azar işitirdim.
Deniz manzaralı o yer hiç aklımdan çıkmaz mesela. Sabah akşam orada duran ve kimsenin dokunmadığı, buna cürret dahi etmediği iki sandalye ve aralarından su sızmayan iki yaşlı adam. Sabah namazının ardından o sandalyelere kurulur, akşam ezanına kadar muhabbet ederlerdi.
Her gün!
O zamanlar daha on yaşındaydım. Şu an, aralarında geçen muhabbetlerin neredeyse tamamını hatırlamıyorum. Dile kolay, aradan elli yıl geçti.
‘’Hasan Amca, siz her gün burada buluşuyorsunuz ya! Birbirinizden bıkmadınız mı? Her gün konuşacak bu kadar şeyi nereden buluyorsunuz?’’
‘’Çocogom, sen hala küçüksün. Anlamazsın. Hem karışma bizım işımıze. Hade git, arkadaşlarınlen oyna!’’
‘’Azizim, çocuğu terslemeseniz! Size hiç yakışmıyor. Merak etmiş çocuk işte.’’
‘’Azizim?’’
Hasan Amca yine küsmüş, sandalyesini çevirip sırtını Ramiz Efendi’ye dönmüştü.
‘’Efendim, şu on yaşındaki oğlan bile sizin kadar çocuk değil, yapmayın Allah aşkına!’’
Hasan Amca, bu cümlelere tepki olarak cebinden pakedini çıkarmıştı. Sigarayı sadece Ramiz Efendi’ye küstüğü zamanlarda içerdi ve akşam eve, cebinde boş bir sigara pakediyle dönerdi.
‘’Evladım, senin soruna da cevap vereyim; seneler geçtikçe insanın anlatmak istedikleri de birikiyor’’ deyip derin bir iç çekerek maviliği izlemeye koyulmuştu. İkisini de o kadar uzun bir süre gözlemlemiştim ki, ilgilerini neler çeker çok iyi biliyordum. Ramiz Efendi, denizin üzerinde buzda paten yapıyormuşçasına uçan martılara dikkat kesilmişti. O manzara karşısında yüzünde oluşan tebessümü yakalardım hep.
‘’İnsanın martı olası geliyor vallahi.’’
Hasan Amca, sandalyesini eski haline getirdikten sonra ‘’vallahi de billahi de az evvel aklımdan geçti’’der, muhabbetlerine devam ederlerdi. Küskünlüğü bu kadardı işte.
***
Bir sabah uyanıp da her gün dinlediğim o hoş muhabbetleri yine dinleyebilmek için sandalyelerin olduğu yere koşa koşa gittim fakat kimseyi bulamadım. Sonra öğrendim ki Hasan Amca vefat etmişti. Çok üzülmüştüm de benden daha çok üzülen biri vardı, o da dostunu kaybeden Ramiz Efendi.
Canından öte sevdiği Hasan Amca vefat ettikten sonra, iki sene boyunca her gün aynı yere gider, sandalyesine oturur, ufuk çizgisine bakarak konuşurdu. Hasan Amcayla muhabbet etmeye devam ederdi.
‘’Oralarda bir yerlerde, biliyorum!’’ derdi bana.
Yaklaşık iki sene sonra da Beyoğlu Beyefendisi, Ramiz Efendi’yi kaybettik. Sandalyeler boş ve sahipsiz kaldı. Uzun süre oradan geçerken, gözlerim iki dostu aradı, fakat bulamadı. Bir müddet sonra da sandalyeler yok oldu, yerine gökdelen yapıldı. Her güzel şeyin üstüne diktiğimiz o gökdelenlerden.
Bize güzel günleri hatırlatan anıları öldürmekte üstümüze yok ‘azizim’.
Fotoğraf: Ara Güler