6 yıl önce
Bekleyen

‘’El intizar eşeddü minnen-nar’’ – ‘’Beklemek ateşten şiddetlidir.’’
Çeneye dayanmış bir el, yola dikilmiş gözler, sinede yangın, gökte bulut, yerde taş.. Buradaki her şey biraz yıpranmıştır. Sanki yüzyıllardır yeni bir şey girmemiştir şu sokaktan içeri. Pervazlar, kıyafetler, çanak-çömlekler, kaldırım taşları, örfler, adetler… Hiçbir şey değilse bile insanlar; insanları illaki yıpranmıştır. Çizgi çizgidir göz kenarları. Telaşlı bakışları ile basbayağı yıpranmışlardır . Zaman, tez geçmiyor, ağır çekimde ilerliyor burada. Akrep ve yelkovan ezerek geçiyor rakamların üzerinden. Çocuklar bile eski çocuklardır mesela. Hala top peşinde, misket yuvarlayan, gazoz kapağı toplayan çocuklardır bunlar. Her şeyiyle yıllanmış ve yıpranmış bir yerdir burası. O da öyle. Çerçevesi yıpranmış siyah-beyaz bir resim gibi duruyor sokağın başında. Bana kalırsa, siyah-beyaz resimler yıllandıkça daha bir hüzünlenir. O da öyle geliyor.
‘’El intizar eşeddü minnen-nar.’’ Yağmurlu bir günde kendimi kapısından içeri attığım izbe
çayevinin duvarındaki sararmış panodan okumuştum bu yazıyı. ‘’Usta ne demek? ‘’ diye sormuştum çaycıya. ‘’Eski bir arap deyimidir’’ demişti çayhaneye yaraşır tavrıyla ve bir müddet sonra eklemişti, ‘’Beklemek ateşten şiddetlidir.’’ O günden sonra kafamın içinde yankılandı durdu bu söz. Sanki içimdeki dilsiz yaralara tercüman oldu. İntizar, intizar diye yürüdüm yolları.
Evet, beklemek ateşten şiddetlidir, peki neyi beklediğini bilmeden beklemek? Hani derdi olan derman arar ya, derdini bilmeyen ne yapar. Teşhisi konulmayan hangi hastalık tedavi edilmiştir? Al dese canımdan bu dikeni can razı gelir mi? Sev dese bu gülü, diken izin verir mi? Beklemek ateşten şiddetlidir lakin neyi beklediğini bilmeden beklemek ateşin ta kendisidir. Üstelik yanmak dilsizdir. Ateşin gölgesi vurmaz yere, yalnız dumanı tüter, külü kalır. Duman da uçup gider küller savrulur. Anlayacağınız yanmanın delili de yoktur.
Akşam köşeyi dönüp sokağa giriyorum. Buralar her gün biraz daha mı yıpranıyor ne? Sanki şu duvarın boyası biraz daha solmuş bu gün. Sanki şu teyze daha yaşlı düne göre. Sanki ben dahi yıpranmış gibiyim. Onu görüyorum, pencere kenarında her zaman olduğu yerde. Adını bilmiyorum, kimse bilmiyor. Bekleyen kadın diyorlar ona, bu yorgun sokakta; bekleyen teyze, bekleyen abla… Adı mühim değil, neyi beklediği asıl muamma. Arayanı soranı yoktur, kapısı çalınmaz, bir geleni olmaz. Ama bekler o hep aynı yerde pencere kenarında. Heyecansız bir ifade ile seyreder sokağın sefil yüzünü. Onu bir çocuk güldüremez, bir anne ağlatamaz. Tek bir ifade görülmüş değildir yüzünde. Yalnız hüznü bakidir.
İlk taşındığım zamanlar mahallenin eski sakinlerine onu sormuştum. ‘’O hep bekler kızım” demişlerdi. “Yıllardır aynı yerde bekler durur. Ne geleni olur ne gideni.’’ , ‘’ Neyi bekler bunca yıldır?’’ demiştim. ‘’Bilmeyiz kızım’’ demişlerdi. ‘’Belki nişanlısını bekler, belki babasını, belki kardeşini, ama illa ki gelmeyeni. Bunca yıldır bir Allah’ın kulu kapısını çalmadı ama o yine de bekler.’’
Yanmak dilsizdir dedim içimden. Bak kimse bilmiyor neyi beklediğini. Haliyle soruşturmaktan vazgeçtim. Bekleyen Abla bu sokağın bir uzvu gibi ve ben ona o kadar alıştım ki sanki doğduğumdan beri, her gün bu köşeyi dönüp onu görmüş gibiyim. Bir gün köşeyi dönüp onu pencere kenarında göremeyeceğim diye çok korkuyorum. İşin aslı umudunu yitireceği fikri korkutuyor beni. Sanki o bırakırsa beklemeyi, bende bırakacağım. Sanki kocaman bir vazgeçiş olacak dünya, bütün iyiler kaybedecek, sokak çocukları artık hiç gülmeyecek. Sanki o beklemeyi bırakırsa, hasretler boğacak vuslatı ve ben nefessiz kalacağım.
Bir akşam sokağa girip onu göremezsem ne yaparım, diye düşünüyorum. ‘’ Ya Bekleyen Abla beklemekten vaz geçmişse.’’ diyorum kendi kendime. ‘’ Ya artık taş plaktan, Hasretinle Yandı Gönlüm dinlemiyorsa? Ne yaparım?’’
O vakit gidip çalarım kapısını, ‘’Kim o?’’ der “Benim’’, derim. Bekleyen abla aç kapıyı, ben geldim. Seninle beklemeye geldim, ne olur al yanına. Bende bekliyorum aslında. Üstelik neyi beklediğimi de bilmiyorum. Senin gibi bir limanım bile yok bekleyecek. Oradan oraya savrularak bekliyorum. Senin gibi dilsiz yanmıyorum ben. Canhıraş bir bekleyiş benimki. Öyle bir gürültü var ki dışarıda, bağır çağır beklemekteyim lakin duyanım yok. Ne olur acı bana al yanına. Bekleyen abla aç kapıyı, seninle beklemeye geldim. Bağırmaktan çok yoruldum, söz usulca bekleyeceğim bir kenarda. Açar kapıyı, alır beni de yanına. Pencere kenarında durup bekleriz, Hasretinle Yandı Gönlüm çalar taş plakta. İçimde Dönüş filminin son sahnesi tekrar çevrilir, “İbrahim dönüşün böyle mi olacaktı” diye ah ederim bekleyenlerin adına.
Sana şiir yazdım derim, okurum;
‘’Sonsuzluğun kavşağında bir çift göz
Dönüşü olmayan mecralara dalar
Susar elbet bıçak gibi kesilen sesi
Adressiz mektuplar gibi
Gidecek yeri olmayan duygular var
Tutunacak dalı kalmayan diyarlarda
Hasreti yakasına iliştiren kadınlar
Vuslatın geç kaldığı gönüllerde
Ateşten şiddetlidir intizar’’
Dinler, gözünü yoldan çevirir. Bir an göz göze geliriz. Sokağı görürüm onun gözlerinde. Yürüyen insanları görürüm, koşan, ağlayan, sevinen; yaşlı, genç, çocuk… Kaldırım taşlarındaki çatlakları sayarım bir bir. Pencere kenarına konup kalkan kuşların ürkekliğini duyarım. Onun gözünden beklediklerini okurum. İntizarın ateşini duyarım sinemde. Sarılmaya yeltenirim belki, o da ağlar. Ağlar da akar içinden bekledikleri, gelmeyenleri. Ağlar da söner belki, intizarın ateşi. Ağlar da anlar belki, bunca yıldır bir göz yaşını beklediğini.
‘’Hasretinle yandı gönlüm
Yandı yandı, söndü gönlüm
Evvel yükseklerden uçtu
Düze indi şimdi gönlüm
Gözlerimde, kanlı yaşlar
Hasretin bağrımda kışlar
Başa geldi, olmaz işler
Bin bir dertle, doldu gönlüm
Gelecektin, gelmez oldun
Halimi hiç, sormaz oldun
Yaralarımı sarmaz oldun
Yokluğundan soldu gönlüm’’