5 yıl önce
İki Kişi, O ve Ben
Dakikalar süratle geçiyordu ve geceden kurduğu çift alarmını erteleyip yine uyumuştu, biyolojik saatinden olsa gerek asgari düzeyde beyni faaliyete geçip gözleri aralanmıştı, bedeni mermer bir blok gibi katıydı henüz. Zihni gerilimle sorumluluğunu hissettiğinde ayılmıştı fakat artık çok geçti. Kolları uyuduğu esnada örtüsünden firar ettiği için üşümüştü. Gecelik giyinmezdi genelde, iç çamaşırları yeterli gelirdi örtüsü varsa eğer. Doğrulup oturdu yatağına, yüzü donuktu. Ne göreceğini bildiği halde pencereden dışarı baktı, güneş doğmuştu fakat aydınlatmıyordu, yağmur bulutları işgal etmişti gökyüzünü.
Uyanışının ardından rutinini gerçekleştirmek için zemini soğuk balkona oturdu, geceden erittiği paketinden bir sigara çıkarıp yaktı. Duman, solunum yollarını doldururken, göğsünden başlayıp bedenine yayılan rahatlamayla başını duvara yaslayıp gözlerini yumdu. Üşüyordu, üşüyen kollarına artık göğsü ve bacakları da eklenmişti, hızlıca ısınmak ve suyun altında zihnini dinlendirmek için duş almaya gitti.
Yalnız kalmak isteyen dağınık banyosunun camı apartman boşluğuna bakıyordu, ışığı açtı. Akkorundan zorlanarak ürettiği sarı ışığı zor saçıyordu sinek lazımlığı ampul. Neyse, birazdan kapatıcam gözlerimi zaten, dedi içinden. Musluğu çevirirken elleri kaygan bir metale değmenin tiksintisiyle acele etti, çatlak yerlerinden su sızdıran yıpranmış duş başlığı kusarcasına su püskürtmeye başladı, az sonra sıcak suyun buharı ince bir sis tabakası oluşturmuştu.
Soğuk tene temas eden sıcak su, zamanı dondurmuştu. Gözlerini kapatıp bedeninden dökülen suyun sesi ve duş başlığının istikrarlı uğultusunu dinlemeye başladı. Şu anda ölebilsem güzel olurdu, dedi içinden. Sular kesilinceye kadar kokmam heralde, diye ekledi. Teni üzerinde kimi menderes kimi bir şelale olarak akan suların altında kendini kadim bir dünya gibi hissediyordu. Sanki üzerinde sonsuz savaşlar verilmiş ve hayat son bulmuştu da tabiat kendisini onarıyordu. Şefkatle ısınmış yağmurlar, bir sarmaşık olup sarıyordu onu. İçinde bir okyanus, diplerini arıyordu.
Zamanın, kemiklere nüfuz eden bir sıcak su terapisiyle aslında donmadığını ertelenmiş alarm sesi haber verdi. Küfür etti sessizce, dudakları edepsiz bir nefreti savururken yüzünden süzülen sular dudaklarının arasına doldu ayıp dercesine. Büyü bozulmuştu artık, anlamı kalmamıştı. Bir anda teni yanmaya, yoğun su buharı onu boğmaya başlamıştı. Güzel bir şeyin daha sonu gelmişti işte. Kaygan metale mecburi temasının ardından duş başlığının ızdırabı da sona ermişti. Vücudu ağırlaşmış, derisi buruşmuştu fakat kirlenmeye hazırdı artık. Kurulandıktan sonra aynada nazar etti çehresine, kızarmış gözleri görünüşünün aksine sızlamıyordu ve bunu hep ilginç bulurdu.
Giysilerini giyip hazırlanmayı bitirmişti sonunda, sağlam bir omuz yese direnmeden pes edip kırılacak kapıyı açarken bir hainin elini tutuyormuş gibi hissetti. Nemli saçlarının sebep olduğu tatlı bir üşümeye iyi gideceğini düşünüp bir sigara daha yaktı, boş midesi çaresiz dumanı sindiriyordu. Vücudu bu zararlı alışkanlıklarına tepki vermiyordu artık, belki de biriktiriyordu.
Yürüme faslının ardından sıra yer altına gelmişti. Mitolojik bir hadiseye benziyordu aslında metro, insanlar yerin altına girip bir taşıtla götürülüyordu. Ölülerin ruhları, öldüklerini unutmuş da yaşadıklarını zannediyorlardı sanki. Yürüyen merdivenlerden inerken diğer taraftan gelenlere baktı, yaşamak için bir şans daha verilenler yukarı çıkıyordu sessizce.
Yaklaşan trenin ışıkları karanlığı deliyordu, kapıların açılacağı yere doğru yaklaştı. Bir boşluğa düşercesine kapılardan doluştular diğer bekleyenlerle. Birazdan uyarısını verip kapandı tüm kapılar aynı anda, bir sonraki istasyona kadar rahat gidebilmek adına son hamleler yapıldı. Gelenler, önceden orada oturanlar tarafından süzüldü ve tren hareket etmeye başladı. Açılan kapının karşı tarafında yer alan kapalı kapıya dayadı sırtını, böylece bir sonraki istasyonda kıdeminin verdiği yetkiyle o da süzecekti insanları. Durakların arası ortalama 2-3 dakika sürüyordu, hesaplamasa da yolculuğun süresi değişmeyecekti, biliyordu fakat yine de zihnine ait bazı rafine zevkleri vardı. Durakların arasını saydı, ineceği durağa kadar olan durakların toplamını ikiyle çarpıp, beş dakika da hata payı ekledi. Hesaplamasını bitirdikten sonra başını eğip göz kapaklarına baskı yaparak kendine masaj yaptı, nemli saçlarının hafif serinliği zannettiğinden fazla üşütmüş olmalıydı, başı ağrıyordu.Bir sağa bir sola yaslanarak ilerleyen trende insanlara ait bir ses yoktu. Demirlerin birbirini keserken çıkarttıkları seslere, rüzgar ve yankılar eşlik ediyordu. Sanki sesin şiddetine bağlı olarak insanlar sesin kaynağına ait hissediyorlardı kendilerini. Hepsi dönen metal tekerleklere saygılarını sunarcasına sessizlerdi.
Öyle miydiler ? Yoksunluk ekiyle ifade edilen bir kavramı nicelikle pekiştirmek mantığa aykırıydı ama yine de fazla sessizdi insanlar. Bir şeyin fazlası gibi yoksunluğu da farkettirir kendini, başını kaldırıp dikkatle insanları süzdü. Herkes sessizdi evet, daha garibi hareket de etmiyorlardı. Gözlerini de kırpmıyordu kimse, sanki bir an zaman durmuş ve herkes aslının birebir aynı suretinde bal mumu heykelleriyle değiştirilmişti. Bir müddet insanları merakla izledikten sonra dikkatlerini çekebilmek için abartarak öksürdü, herkes hareketsiz şekilde durmaya devam etti. İliklerine kadar işleyen bir ürpertiye, anlama susayayan bir merak da katılmış ve alnı terlemeye başlamıştı. Dayandığı kapıya sertçe bir yumruk attı, yine de kimse bunu duyduğuna dair bir aksülamel göstermedi.
Yerini terkedip trenin koridorlarında ilerlemeye başladı, nefes alıp almadıklarını anlamaya çalışıyordu, bir bebek arabasının yanından geçerken içinde trenin tavanına bakan bir bebek gördü. Kendisi gibi gözleri de hareket etmiyordu, yanı başında annesi olduğunu düşündüğü kadın da bebeğine bakarken donakalmıştı. Bütün bu olanlar yapmacık birşey olamazdı, bir bebek böyle rol kesemez diye düşünerek, olan her ne ise gerçekten olduğuna dair kanaati kesinleşti. Tekrar bebeğe baktı, yaşayıp yaşamadığını kontrol etmeye karar verip elini uzattı. Elleri titremezdi hiç, fakat şimdi öldüğünü düşündüğü bebeğe uzanamıyordu bile. Yinede bebeğin nefesini kontrol etmek için eğilirken tren yavaşlamaya başladı, bir anda kaldırdı kafasını ve farketti ki çok daha uzun sürmüştü durakların arası. Tren yavaşlayıp peronuna geldiğinde durdu demirlerin savaşı, trene mutlak bir sessizlik hakimdi.
Kendi nefesini ve kalbinin atışını duyabiliyordu. Tren tamamen durmuştu fakat ışıkları sönmemişti.
Ruhu bir şelale gibi çağlayıp teninin her noktasından dışarı çıkmaya çalışıyordu sanki, anlam veremediği bu durumun yarattığı kaos zihninin temellerine megatonlar gücünde nükleer başlıklar koyup patlatıyordu. Çaresizliğin verdiği korku, bedenini o kadar kasmıştı ki bağıramazdı aklına gelseydi bile. Gözleri refleks olarak her noktayı taramaya çalışırken uyarısını veren kapılar açıldı aynı anda.
Şimdi ne olacak ? Sorusu, zihninin sınırsız derinliğinde sonsuz bir yankıyla dağıldı. Önce trenden kaçmak istedi, fakat yaşadığı bu durumda daha endişe verici bir durumda kalmaktan korkuyordu. İnsanlar donakalmıştı bindiği trende, ne zaman ve nasıl olduğuna dair en ufak bir bilgisi yoktu. Başım ağırırken gözlerime masaj yapıp yere eğdiğimde olmalı, fakat böyle bir şey nasıl o kısacık zamanda olmuş olabilir ki ? Diye düşündü. Sadece bu trende mi olmuştu ? bir anda bütün insanların donakaldığı düşüncesiyle içindeki tedirginlik kalbinin ritmini bozmaya başladı. Durup sakinleşmeye ihtiyacı vardı, beyni seri üretim yapan bir fabrika gibi soru üretiyordu. Sorularının cevabını alabileceği kimse yoktu, kendisi de veremeyeceğine göre bilgi edinmesi gerekiyordu. İnsanlara temas etmeden kendisine en yakın açık kapıya yaklaştı, tam kapıdan dışarıya adımını atacakken sesler duymaya başladı.
Uzaktan gelen adım seslerine belli belirsiz konuşma sesleri karışmıştı. Demek ki tren haricinde normaldi herşey, olan her ne ise bu trenle ilgiliydi. Öyle miydi gerçekten ? Sabahın bu erken saatlerinde metronun nasıl sıkış tıkış olduğunu hatırladı. Oysa gelen seslerden gelenlerin kalabalık olmadığı belliydi. Gelenlerin olanlarla bir ilgisi var mı ? Diye düşündü, yaşadığı bu anormal durumu göz önüne aldığında tedbirli hareket etmenin en iyi yol olduğuna kanaat getirdi. Gelenleri görebilmek için cama doğru döndü, arasına karıştığı insanlar kadar olmasada o da elinden geldiğince sessizce ve hareket etmeden beklemeye başladı.
Adımların sahipleri yaklaşırken seslerini daha az duymaya başladı çünkü kalbi daha güçlü ve hızlı atmaya başlamıştı. Az sonra görmeye başlamıştı gelenleri, iki kişiydiler. Yürüyerek konuşuyorlardı, ne konuştuklarını duyamıyordu henüz fakat yaklaşmışlardı iyice, bulunduğu yerden bir kaç kapı ötede durdular, biri içeriye doğru işaret edince beraber trene bindiler. Şimdi daha yavaş yürüyorlardı, artık ne konuştuklarını duyabiliyordu;
– Ne dersin, bizimle gelecek mi ?
+ Henüz karar veremez.
– Vermesi uzun sürmeyecek.
+ …
Duyduklarına anlam verememişti fakat kendisinden bahsettiklerini anlamıştı. Çünkü bu anormal durum içerisinde farklı olan tek kişi kendisiydi bir de sonradan gelen bu meçhul iki kişi. Ona bakmamışlardı konuşurken. Fakat bu kadar yakında neden o yokmuş gibi onun hakkında konuşmuşlardı ? Benim burada olduğumu da biliyor olmalılar öyleyse, diye düşündü. Bu düşüncesine rağmen istifini bozmadı, hareketsizce bekliyordu.
– Trenden dışarı çık.
Sesi emir verir gibi değildi, cümle yapısı itibari ile rica ya da bir alternatif de sunmamıştı. Trenden çıkıp kapının önünde beklemeye başladılar, beklerken konuşmuyorlardı. Hemen trenin kapısının önünde onu bekleyen iki kişi vardı, beklemenin bir anlamı yok, diye düşünüp hazırladı kendisini. Sol şakağından bir ter damlası duraksayarak aktı, gergindi fakat hazır hissediyordu. Yavaş fakat kendisini gösterebildiği kadar emin bir tavırla trenin kapısından dışarı çıktı. Gözleri tamamen açık, kaşları hafif çatık dudakları ise temas halindeydi. Vücudu gerilmişti, elleri yumruk halinde değildi ama avuçları kısılmış, parmak uçları birbirine yaklaşmıştı. Dik durmasına rağmen trenin önünde onu bekleyen iki kişiye karşı hafif yan durmaktaydı, yapabileceği her türlü hamle için bu pozisyon daha ideal geldi ona. Karşısında bekleyen iki kişi ise çok daha rahat bir tavırla bekliyorlardı onu, birisi kollarını göğsünde bağlamış, hafifçe yanındakine dönük halde dururken kendisine bakıyordu, diğeri ise ellerini cebine sokmuş tam olarak ona dönmüş bir haldeydi. İkisinin de yüzünde herhangi bir hisse ait mimik ya da çizgi bulunmuyordu, fakat ikisininde bu durgun bakışlarında dipsiz bir derinlik vardı. Bakışlarından kendisine dair hisler sezemese de onlara dair bir şeyler vardı.
– Sor.
O : Ne oluyor ? Neden ben hariç herkes donakaldı böyle ? Siz kimsiniz ?
+ Bu sorularının cevabı, bizimle gelmeyi kabul edersen yaşayacaklarından daha mühim değil.
O; Anlamıyorum, ne demeye çalışıyorsunuz ?
– Tekrar etmemi ister misin ?
Ne yani, bütün bu yaşananlar cevaplanmaya değer soruların konusu değil miydi ? Diye geçirdi içinden öfkelenerek. Belki de hala korkusunu kaybetmediğinden olsa gerek öfkelendiğini belli etmedi, hem daha önemli olan da neyin nesiydi ? Ve bu anlamsız daveti ona sunan bu iki kişi kimdi ? Soruları, zihninde yıkılan mantık duvarlarını tekrar inşa ederken sigara içmek istediğini farketti. Cebinden çıkarttığı sigara paketinden bir dal çıkartıp büyükçe çakmağıyla yaktı. İlk nefesini çekip tamamını üfledikten sonra sigarasının külünü silkti, derin bir nefes çekmişti. Söylenenlerden ve karşısında duran bu iki kişinin ona bir seçenek sunmasından cebri bir muamele görmeyeceğini düşündü. Onlar, vereceği cevabı beklerken fırsattan istifade şimdi tam göremediği istasyona bakmaya ve nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Trenin yanaştığı peronda çıkış yazan bir ibare göremiyordu, nerede olduğuna dair bir yazı da yoktu, hiçbir yazı olmamakla birlikte diğer istasyonlar gibi giriş-çıkış boşlukları da yoktu. Boydan boya peronu kapatmış yekpare bir duvar vardı sadece. Aklına hemen bu iki kişinin nereden geldiği sorusu takıldı, trenin içerisinde hareket ettiği tünelden mi gelmişlerdi ? Anlam veremediği için gerilmişti yine, sigarasından bir nefes daha çekti. Yaşanan bu olağanüstü durum hakkında tatmin edici bir cevap vermeyeceklerdi muhtemelen. Öyle ise onların ifadeleri üzerinden iletişim kurmalı, ne beklemesi gerektiğini anlamalıydı;
O; Sizinle gelmeyi kabul edersem, şu an burada yaşanan durum hakkında sorduğum soruların cevabından daha önemli bir şeyi mi kabul etmiş olacağım ?
+ Evet, bilmelisinki bizimle geldiğinde artık geri dönüşün olmayacak.
O; Şimdi istesem geri dönebilir miyim ? Yani normal yaşantıma…
-Evet, bu yaşananları hatırlamayacaksın.
O; peki sizinle gelmeyi kabul edersem bana herhangi bir zarar gelir mi ?
+Hayır, sana biz refakat edeceğiz.
Sıra sıra cevap veriyorlardı, fakat öyle bir ahenkleri vardı ki diğeri de kesinlikle aynı şeyi söylerdi diye düşündü. Ne kadar uzun ya da çok sorsada verdikleri cevap kısa olacaktı muhtemelen, bu yüzden o da kısa kesti. Şimdi bir karar vermeliydi, ona söylenenler üzerine akıl yürütmeye başladı. Söylediklerine göre, isterse normal yaşantısına dönebilirdi, geri dönsede onlarla birlikte gitsede ortada bir tehlike yok gibiydi onun için. Yaşananları düşünürsek, bana vaadettikleri her ne ise normal yaşantımdan fazlası olmalı, diye düşündü. Yinede maruz kaldığı bu sıradışı duruma tereddüt eşlik ediyordu.
Hayatını düşündü, eksik hissetti düşününce. Ruhu, kehribarda fosilleşen bir böcek gibi atıl kalmıştı yaşantısında. Ölmek için bile yeterince canlı hissetmiyordu. Vardı, o kadar. Şimdi ise yaşadıklarının ardından hatırladığı kadarıyla ilk defa kalbi böylesine güçlü atmıştı, bunun üstüne yetmezmiş gibi anlamasada iliklerine kadar arzuladığı bir şey vaadediliyordu. Ve bu ikili karşı konulmaz bir merak getirmişti yanlarında. Neyi böylesine ihtirasla istediğini öğrenmeliydi. Kalbini fetheden merak duygusu, güneşin gökyüzünden yıldızları sildiği gibi silmişti diğer hisleri kalbinden. Hem ölüm de olsa bedeli, sadece yaşadığım bu olağan üstü tecrübenin anlamını öğrensem bile yeter, diye düşündü.
O; Peki, kabul ediyorum.
+ Biliyorsun ki geri dönüşü olmayacak.
Kalbi titredi bir an, korkunun ikinci ihtilalini erkenden bastırdı bu sefer.
O; Biliyorum ve kabul ediyorum.
Omuzları hafiflemişti şimdi, artık verdiği kararın sonucunu yaşayacaktı. Akıbetini kestirmesi mümkün olmasa da iradesini hissetmek onu rahatlatmıştı.
– Gidelim.
Trenin geliş istikametinin tersine doğru yürümeye başladılar. Öncesinde çıkışı ararken incelediği boylu boyunca peronu kapatmış yekpare duvarda şimdi bir kapı vardı. Şaşırmadı. Önünde yürüyen iki kişi bu kapının önünde durdular. Dönüp ona baktılar tekrar aynı hissiz ifadeleriyle. Sırasıyla gözlerine baktıktan sonra, kapıya baktı. Anlamı netti bu bakışmanın, biri kapıyı açtı. Kapı ardına dek karanlığa açıldı, ikisi önden girdiler, kapıyı açık bırakmışlardı. Anlık bir duraksamanın ardından o da attı adımını içeri. Kapıyı kapatmamıştı fakat adımını atar atmaz mutlak bir karanlığın ortasında kalmıştı. Gözlerini yırtarcasına açarak bir ışık görmeyi denedi fakat göremedi. Önden giren iki kişi oradamıydı bilmiyordu, kulakları gözlerinden nasipli değildi. Derin bir nefes aldı, yavaşça verirken gözlerini yumdu. Ciğerlerindeki nefesi tazelemek için tekrar nefes alırken açtı gözlerini.
Güneş, batışının arefesinde bulutlara veda busesi veriyordu. Gurup vaktinde güneşin, üzerine doğduklarına merhamet yağdıran huzmelerini, o huzmelerin bakanların gözlerini kamaştırmaya imtina etmesini oldu olası çok severdi. Mutlak karanlığın ardından gördüğü ilk şeyin bu manzara olması iyi hissettirmişti. Takip ettiği iki kişi ise yanında aynı manzarayı izliyorlardı. Yanında olduklarını gördüğünde sıra nerede olduğunu anlamaya geldi, çimenlerle kaplı bir tepede duruyorlardı, tepenin eteklerinde bir orman vardı, ağaçları akşam üstü olması sebebiyle kararmıştı iyice. Havada tazelik üfleyen hafif bir esinti vardı. Soğuk değildi, öğle vakti güneşin tüm ihtişamını sergilediği belliydi, ufukta güneşle sevişen bulutlar haricinde gökyüzünün kalanı açıktı.
Yanındaki iki kişi tepeden inmeye başladılar, son kez etrafına bakınıp takip etti onları. Ormana yaklaşmışlardı, yaklaştıkça heybetini hissettiren ormandan nemli bir serinlik hissetti, önündekiler duraksamadan ve etrafa fazla bakınmadan ilerliyorlardı, yola aşina oldukları belliydi. Nereye gidiyoruz acaba ? Diye sorguladı içinden. Ebeveynleriyle gezintiye çıkan bir çocuğun, heyecanına karışık merakına benziyordu hissettikleri, çabuk bırakmıştı olayların akışına kendisini. Kendi de garipsedi bu durumu ağaçların arasından geçen geniş patikada yürürken. Fakat alıştığı gerçekliğe tamamen aykırı bu yeni tecrübeleri sorgulamaktan yorulmuştu, bir karar vermişti ve kararının ona ne getireceğini ancak devam ederek öğrenebilirdi. Bu düşüncelerinden dolayı nereye gittiklerini bile sormamıştı. Aklına durakların sayısını dakikalarla çarpıp varış zamanını hesaplaması geldi, artık gerek yok, dedi içinden.
Hava tamamen kararmak üzereydi, yaşadıklarından sonra şimdi de daha ne kadar yürümesi gerektiğini bilmediğinden yol bitmeyecek gibi geliyordu. Takip ettiği iki kişi ise istikrarlı adımlarla yürürken konuşmuyorlardı, hemen arkalarından gelenin adımlarını duyabildiklerinden olsa gerek dönüp kontrolde etmiyorlardı. Nikotin ihtiyacı artmıştı, elini cebine atıp sigarasını ve çakmağını çıkarttığında başından aşağı kaynar sular döküldü, sigaram bittiğinde ne yapacağım ! Umarım yakınlarda bir yerden alabilirim, diye endişesine pekte ihtimal vermediği bir umut iliştirdi. Paketinde yedi dal sigara kalmıştı, bir tanesini aldı ve yakmak için durdu. Durduğunda önünde ilerleyen iki kişi de durmuş ona bakıyorlardı. Sigarasından ilk nefesini çekip üfledi gökyüzüne doğru.
O: Daha yolumuz çok mu ?
+ Tepeden bu yana geldiğimizin yarısı kadar daha yürüyeceğiz.
O: Peki nereye gidiyoruz ?
– Sorularına cevap bulacağın yere.
O: Siz de mi orada cevap buldunuz sorularınıza ?
Birbirlerine dönmüştü bakışları, sonra arkalarını dönüp yürümeye devam ettiler. Cevaplarını değil ama muhtemelen birbirlerini orada bulmuşlar, diye düşünüp gocunmadı cevapsız bırakılışına.
Ağaçların dalları eksilmişti iyice, detaylar seçilemeyecek kadar kararmıştı hava. Gözünü açtığında kendisini bulduğu tepeden, sigarasını yaktığı yere kadar olan yolun yarısı kadar yürümüşlerdi son konuştuklarından beri, gelmiş ya da iyice yaklaşmış olmalıydılar. Henüz yürüdüklerine göre varmamız an meselesi, diye düşündü. Bir yandan varmak istemiyordu içten içe, heyecanı öylesine sarmıştı ki iç dünyasını, hazır hissedemiyordu. Üzerinde yürüdükleri patika, ağaçların iyice sıklaştığı bir noktadan sağa kıvrılıyordu, biraz sonra sağa döndüklerinde ileride binlerce yıllık olduğunu zannettiği fakat hiç deforme olmamış, tapınağa benzer bir yapı duruyordu. Aralarında duvar olmayan daire şeklinde dizilmiş sütunlar taştan müteşekkil bir kubbeyi taşıyordu. Kubbenin ortasından bir zincir yere kadar uzanmış, içinde ateş yanan demir parmaklıklı bir şömineyi tutuyordu. Şöminenin başucunda ise biri oturmuş bir değnekle ateşi karıştırıyordu. Bir tapınak olmalı, diye düşündü iyice yaklaştıklarında. Önünde gidenlerin gölgesi iyice netleşmeye başladığında durdular. O da durdu önündekiler durunca, durduğu yerden ateşin başında oturan kişiyi görmeye çalıştı fakat göremedi, önlerine doğru geçti yanlarından dolaşarak, şimdi arkası dönük halde oturan kişiyi görebiliyordu. Durmadan değneğini ateşe sokup kıvılcımlar havalandırıyordu, izlemesi zevkliydi. Bir anda tüm yaşananlara rağmen hayret veren bir şey oldu, ateşin başında oturan bu kişi akarsuda yüzen bir balığı eliyle yakalar gibi yanan bir odun parçasını tuttu, kırdı ve önüne fırlattı.
– Onu alıp yanıma gel.
Nerede olduğumu görmemişti fakat arkasını dönmeden nasıl önüme atmıştı yanan odun parçasını ? Sorusu aklına gelmedi bile. Sonuçta yıkılmış evin camına bakılmazdı kırık diye. Önünde alevleri dans etmeye devam eden odun parçasına baktı, sonra dönüp onu buraya getiren iki kişiye, az önce durdukları yerde değillerdi. Görebildiği kadar aradı gözleri etrafını ve geldikleri yolu, yoklardı. Korkardı normalde ama korkmadı. Tekrar önünde yanan odun parçasına baktı ve tereddütsüz uzanıp eline aldı. Acıya hazırlamışken kendini, ellerinde bir sızı duymadı. Davet edildiği yere doğru yürüdü ve onu davet eden kişinin yanına diz çöktü yüzüne bakmadan. Elinde yanan odun parçasını saygıyla, biraz da vermek istemeyerek uzattı, yüzüne bakmadan. Değnekle ateşi gösterdi yanan odun parçasını eliyle ona atan kişi. Kalktı, bir bebeği beşiğine yatırır gibi alevlerin ve korların arasına yerleştirdi elindekini. Bunu nasıl yapabiliyordu bilmiyordu, alevlerde ona dair bir sıcaklık vardı sanki, kerameti kendinden bilmedi yinede. Değneğin ucu korlara vurdukça kıvılcımlar püskürüyordu alevlerin arasından, gözlerini hapsetmişti kendine bu manzara. Bakışlarını ayırmadan sordu;
O; Yanmayışımın hikmeti nedir ?
– Daha nasıl yanasın ?
Sözünü bitirdiğinde yanan ateşten kıvılcımlar yükselmişti, her taraf küçük parlamalarla aydınlanıyor ve gittikçe çoğalıyordu. Neden böyle hissetti bilmiyordu fakat, sorusuna verilen cevabın ağırlığı onu öyle sarsmış, kalbinden öyle vurmuştu ki ağlamaya başladı. Gözleri, gözyaşlarıyla kamaşıp görüşünü bozarken alevlerin arasında bir şey gördü, daha iyi görebilmek için gözlerini sildi hoyratça. Gördüğü şey kendisiydi. Trenin kapalı kapısına yaslanmış, gözlerini ovuştururken başı yere eğik haldeydi. Ellerini gözlerinden çekip etrafı izlemişti bir müddet, paniklediğini görebiliyordu. Gürültülü bir şekilde öksürdüğünde insanlar merakla kendisine bakmaya başlamışlardı, sonra yaslandığı kapıya attığı güçlü yumruk birkaç kadının küçük çığlığına sebep olmuştu, uyuşturucu etkisinde olduğunu düşünüp yanında bulunanlar uzaklaşmış, meraklı bakışlara nefret de eklenmişti. Koridorda yürümeye başladığında orada bulunanlar uzaklaşıyor, acımalar ve ayıplamalar takip ediyordu kendisini. Bir bebek arabasına yaklaştığında, bebeğin annesi çığlık atıp onu uzaklaştırmaya çalışırken etrafındakilerden yardım istemişti. İki genç delikanlı, bebeğe uzanan kollarından tutup engellemiş, kapıya doğru sürüklerken de darpedip ağız dolusu küfürler etmişlerdi. Aldığı darbelerden dolayı kaşı açılmış, dudağı patlamıştı. Yüzünden trenin zeminine kan damlıyordu. Tren durup kapılarını açtığında onu tutan iki gencin ellerinden kurtulup önce kapıya doğru yönelmiş, sonra geri dönüp vagonun ortasında hareketsizce beklemeye başlamıştı. Varılan istasyonda inenler güvenliğe durumu haber vermişler, güvenlikte, makiniste durumu haber vermiş beklemesini söylemişti. Geçilen anonsta yolculara, sakinleşmeleri ve şüpheli kişiden uzak durmaları tembihlenmişti. Vagonun ortasında hareketsizce bekliyordu, inen yolcuların ardından iki güvenlik, konuşarak bulunduğu vagona yaklaşmıştı. Kendisine yaklaşıp konuşsalarda cevap alamayınca trenden dışarı çıkmasını söylemiş ve trenden inip beklemeye başlamışlardı. Bir süre bekleyip ardından inmişti o da. İner inmez kapılarını kapatıp yoluna devam etmişti tren. Onu bekleyen güvenliklerin karşısına dikilmiş, sonrada bir sigara yakmıştı, sigarası kanına boyanmıştı. Güvenlikler konuşmaya çalışsada söylenenlere cevap vermiyordu. Kendinde olmadığına karar verip son kez kendileriyle gelip gelemeyeceğini sordular ona, cevap vermedi. Kendilerini aşan bir durumla karşılaştıklarını düşünerek, polis ekiplerine haber vermek ve perona gelecek yolcuları uyarmak için arkalarını dönüp yürüdüklerinde onları takip etmişti. Takip edidiklerini farkettiklerinde, fırsattan istifade asansöre yöneldiler. Asansörün önünde, bir meçzubla aynı asansörü paylaşmaya tereddüt edip ona baktılar, fakat gitmeye hazır gibiydi. Binip ayrılırlarken perondan, küçük bir patlamayla kıvılcımlar sarmıştı yine her yanı.
Artık hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Alevler sönmüş, korların üstü beyaz kül tabakasıyla kaplanmıştı.
O; Demek bu yangın benimdi, demek yanan bendim. Onca yoldan derinime indim, dönecek yerim yok benim.
Diye inledi.
– Artık yanmak yok sana, hoşgeldin.
Dedi, kendisinden başkası olmayan kişi.