Akisa don
MR
Melek Rada

8 yıl önce

İzlenimin Azmi

İzlenimin Azmi

Kulağımın dibindeki cadının kahkaha atmasıyla uyandım. Neden bu kadar çok gülüyordu? Komik olan neydi? Neden yapmakta olduğu eylemi benim kulağımın dibinde yapıyordu? En önemlisi de ‘benim cadıyla ne işim vardı?’

Beynimde dönüp duran tüm soruları, uzay mekiği misali yerinden fırlayıp Merkür’e doğru yol alacakmış gibi atan kalbimin normal seyrine dönmesini beklerken düşündüm.

Cadı?

Bir çift göz ve kocaman burunla karşı karşıyaydım, yeni yeni farkına vardım.

Evet, bu bir cadıydı!

Bana baktı. Ben de ona baktım.

Bu bakışmaların bir anlamı olmalıydı! Acaba bana aşık olmuştu da aşkın insana getirdiği cesaretle beni mi kaçırmıştı?

Bir dakika! Bu bir cadı değildi! Martıydı.

‘’Senin burada ne işin var?’’

(Yine o acayip sesi çıkardı)

Ne demek istediğini anlamadım. Üstelik martının da odama nasıl girdiğine dair bir fikrim yoktu. Düşünemiyordum! Beynim, atlılar kovalıyormuş gibi ardına bile bakmadan kafatasımın içinden firar etti.

Acaba pencereyi mi açık unutmuştum? Yatağımın hafif sarsılmasıyla irkildim.

‘’Deprem oluyor Jonathan!’’ dedim ve yerimden fırladım. Evim yoktu, yatağım da… Açık bıraktığım o pencere bile…

Varolan birkaç şey; ben, sandal, sandalın içindeki iki-üç ıvır zıvır, Martı Jonathan ve ayaklarımın dibine serilmiş uçsuz bucaksız okyanus.

Martı Jonathan, sandalın ön kısmına doğru uçtu ve rahat bulduğu yere kondu. Bize dışarıdan bakan biri, bu halimizi Pi’nin Yaşamı filminin afişine benzetirdi herhalde. Fakat, o afişteki hayvan martı değil kaplandı. Neyin içinde olduğunu bilmediğim bu halim de herhangi bir film sahnesi veya afişi değildi. Zaten etrafta hayal gücüne güvenebileceğim kimse de yoktu. Karmaşık duygular içerisindeydim. Başta beni, güzelim uykumdan uyandıran Martı Jonathan yüzünden martılardan nefret etmeye başlamıştım fakat ne idüğü belirsiz bu yerde tek yoldaşım o olduğu için nefret duygumdan arındım.

‘’Neler oluyor?’’

Sorduğum sorunun cevabını karnım, guruldayarak verdi.

‘’Jonathan, bir güzellik yapıp şu suya dalsan da balık yakalasan. Karnımız bayram etsin.’’

Beni duymadı bile.Tüylerini kabartmış uyuyordu.

‘’Hişşt!’’

(Cadı gibi çığlık attı)

Bir adım yana kayıp, istifini bozmadan uyumaya devam etti.

‘’Maşallah, maşallah. Allah huzurunu bozmasın!’’

İş başa düştü. Sandalın içindeki ıvır zıvıra baktım. Bir köşede olta ve içi solucanla dolu kova vardı. Daha önce hiç balık avlamamıştım. Oltayı elime aldım, kovadan da bir tane solucan seçip kancanın ucuna tutturdum. Oltadan sarkan ipi de, gücümün yettiği en uzak yere, ufuk çizgisine doğru attım. Sandalın içinde bağdaş kurup beklemeye başladım.

Bekledim, bekledim…

Gökyüzünü turuncuya boyayan güneş gitti, onun yerini ay doldurdu. İlk defa ay beni bu kadar ürküttü.

Karadelik gibiydi.

Korkutucu.

Karadelik gibi beni içine çekiyordu.

Oraya gitmek, akıntıya kapılmak istemiyordum.

Elimde oltayla hala bekliyordum.

Martı Jonathan uykudan uyanmadı.

Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz romanındaki Yaşlı Adam gibi bekliyordum.

Sis çöktü, her şey yok oldu. Ben yine bekledim.

Saatler geçmedi. Ben yine bekledim.

Zaman durdu. Zaman, eğrilip büküldü.

Zaman eridi, saatler eridi. Ben yine bekledim.

Acaba ‘burada geçen 1 saat, Dünya’da 7 yıl ediyor’ mudur?

 

*Tablolar: 1. Belleğin Azmi/Salvador Dali

2. İzlenim/Claude Monet

 

#izlenim#salvador dali
0 0 0 3 dk okuma