5 yıl önce
Kusursuz Yalnızlık

Yağmur bulutlarından sızan yorgun ışıklar odayı belli belirsiz aydınlatıyordu. Karanlığın ışığı boğmaya tenezzül etmediği, ışığın ise gölgeleri kovmadığı odanın ortasındaydı. Paslı iskeletinin üstünde katledilmiş gibi duran yatağına, oturmuş bir heykele nasıl gayretsizce durulur dersi verir gibiydi. Yorgun olduğu gözlerinin yarısına kadar inmesinden belli. Gözkapakları ise hareket yeteğini yitirmiş gibiydi. İrisleri, uyarma kabiliyetinden mahrum ışıktan olsa gerek donuktu.
Yakınları, hiçbir şekilde kendilerine cevap vermediğini, hareket etmediğini fısıldadılar kulağıma. Madem herhangi bir tepki göstermiyor neden fısıldıyorlar diye geçirdim içimden. “Peki bu hale gelmeden hemen önce bir şey mi oldu?” diye fısıldadım ben de istemsizce.
“Anlamıyorsunuz, anlayamazsınız.” diye iki kelime duyduk sadece dediler. Pekala, diyerek bu muhteşem sessizliğe saygısızlığımızı sona erdirdim.
“Bir ayna getirebilir misiniz?” Diye sorduğumda birisi usulca başıyla onaylayıp çıktı odadan hızlıca. Elinde portatif bir boy aynasıyla geri geldi az sonra. Aynayı elinden alıp, “çıkabilirsiniz.” dediğimde soru sormadılar ve tereddüt de etmediler. Anlaşılan umut onlardan önce terketmişti odayı.
Neden yaptım bilmiyorum. Düşünmüş müydüm? Hayır. Sadece yaptım. Aynayı, tıpkı tanrısına adağını sunan bir rahib gibi saygıyla, karşısına, gözlerinin baktığı fakat görmediğine emin olduğum yere koydum ve geri çekilip izlemeye başladım onu.
Ve oldu.
Bir kavramın böylesine somut şekilde tecelli ettiğine ilk defa şahit olmuştum. Şaşırmaya dahi aciz kalışım esnasında, baktığı şeye tenezzül edip gördüğü o anda bakışları aynadaki bakışlarına dalmıştı. Ve ayna bu kusursuz yalnızlığa ihanetini, onun donuk bakışlarının değdiği yerinden çatlayıp parçalanarak ödemişti.