7 yıl önce
Naylon Çoraplar

Tanpınar için…
Çocukken, pazar günlerini iple çekerdim. Bunun, bendeniz için okulların tatil olmasından daha fazla anlamı vardı. Büyük Hanım, her pazar konakta sazlı- sözlü davetler verirdi. Kadınlar meclisi toplanır, hep birlikte Hafız Burhan’dan, Tatyos Efendi’den ezgiler teganni ederlerdi. Kadınlar evvela sofraya otururlardı. Kahkahalar, latifeler… Onlar dolmanın kıymalı mı, kıymasız mı yapılacağını tartışırken ben, kimseye görünmeden masanın altına girerdim. Burası adeta büyülü bir dünya idi. Çoraplardan yayılan o naylon kokusu; lavanta, leylak, yasemin esansına karışırdı. Bu kokuyu ta ciğerlerime çeker, hanımların ten rengi çorapları içindeki bacaklarını izlerdim. Bu, bana tuhaf bir haz verirdi. Yemek bitip de onlar udlarına, kanunlarına davranırlarken ben, ortalıktan toz olurdum. Bir süre sonra hanımların çoraplarının renginden kimin kim olduğunu çıkarmaya başladım. Arsen Hanım, hep, tenine koyu gelen çoraplar giyerdi. Şahende Hanım’ın ise vücuduna göre kalın ayak bilekleri vardı. Babam bunları görse beni, kulaklarımdan tavana asardı herhalde.
Evin kâhyası olan babam, çatık karakaşları ile nam salmıştı. Durmadan homurdanır, sürekli bir şeylerden şikâyet ederdi. Evin diğer hizmetlileri bile konağın sahiplerinden çok, babamdan çekinirlerdi. İlkokulu bitirdiğim yaz, annem ince hastalıktan ölünce, daha da karardı yüzü.
Büyüyüp de elim iş tutunca, babamın bana sevgisini gösteremediği uzun saatlerin ıstırabı da böylece bitmiş oldu. Severdi beni Büyük Bey. Okuldan sonra ufak tefek işlere yardım ederdim. Nur içinde yatsın, yüksek tahsilim için o ön ayak olmuştu. Okumaya teşne olduğumdan, edebiyat tahsili yapmama karar verildi. Bana bu kulübeyi bırakan da odur. Yoksa bu ihtiyar halimle başka ne iş yapardım, kimin kapısına giderdim?
Masa altına sığamayınca, kokular ile yetinir olmuştum. O tuhaf naylon kokusundan vazgeçemiyordum. Bu takıntım, gönül ilişkilerimi de etkilemişti. Darül Fünun’da okurken, sınıfımızda çıtı pıtı, ela gözlü bir hanım vardı. Tüm cesaretimi toplayıp kendisini yemeğe davet etmiştim. Davetime icabet etti. Fakat yemekte çatalımı yere düşürdüm. Eğilip aldığımda, bu hanımın eteğinin altına giydiği siyah çorapların kokusuna kaptırdım kendimi. Sonra o bunu fark edince, kafama çantayı yiyiverdim. Uygunsuz bir şey yaptığımı düşündü. Lokantanın ortasında, tüm gözler bana çevrilmişti. Ziyadesiyle utanmıştım. Bir başka gönül maceramı da, liseyi bitirdiğim yaz yaşadım. Öte-beri almak için haftada bir şehre inerdim. O güzel cins-i latif de, her hafta kurulan pazara gelir, bembeyaz nermin elleriyle domates, salatalık seçerdi. Pazarcıların bağırışları arasında ben onun sağ yanağındaki küçük bene bakar, gözlerini süzerek saçlarını arkaya atışındaki edaya dalar, ismini tahmin etmeye çalışırdım. Yaptığım pek uygunsuz olsa da, bir gün takip ettim bu esmer güzelini. Üç katlı bir evin ikinci katında oturuyordu. Uzunca bir süre, onu gizliden gizliye izlemeyi sürdürdüm. Bu vaziyet aylarca, ömrüme bahar havaları estirdi. Sonraları ise bu işin nereye varacağı iyiden iyiye kafamı bulandırmaya başladı. Oldum olası hoşlanmam müphem işlerden. Şehre indiğim bir gün, nasıl olduysa, çılgınca bir fikir geldi aklıma. Hislerimi anlatan bir mektup yazıp kibrit kutusuna koydum. Mektubun sonuna, telefon numaramı ve ismimi de iliştirdim. Hava karardıktan sonra, O’nun evinin önünde beklemeye başladım. O gün balkona çıkmadı. Belki de hayatımı değiştirecek olan bu kibrit kutusunu, fırlattım balkona doğru. Ne kadar uğraştımsa, bir türlü isabet ettiremedim. Vaziyet böyle olunca, ben de bunu, tatlı oyunumun sonunu getiren bir işaret telakki ettim.
Darül Fünun’u iyi bir derece ile bitirmiştim. O yıl Büyük Bey, ardından da Büyük Hanım, rahmetli oldular. Babamın arzusu, edebiyat öğretmeni olmamdı. Fakat ben, bir tuhafiye dükkânı açmayı kafama koymuştum. Böylece çoraplarla istediğim kadar haşır neşir olabilecektim. Anneme çorap alıyorum bahanesiyle, dükkânlara girip çorap koklamaktan da kurtulacaktım. Babam elbette buna şiddetle karşı çıktı. Bu sefer onu dinlemeyerek, Beyoğlu’nda küçük bir tuhafiye açtım. ‘’Candan Tuhafiye.’’ Babam benimle konuşmuyordu. Konağın eski şaşaalı günleri geride kalmıştı. Burada sadece küçük Bey ve ailesi yaşıyordu. Konağa pek fazla uğramazdım.
İşler büyümeye başlayınca, yanıma bir çırak aldım. Pek çalışkan bir delikanlı idi. Anadolu’dan gelmiş, pek saf bir tabiatı vardı. Çorapları dizme işini ona bırakmazdım. Buna anlam veremese de, ses çıkarmazdı. Bu arada babam da ölmüştü. Onunla son kez konuşabildiğim için, vicdanım rahat idi. Emekli olana kadar, Beyoğlu’nda Rum’lara ait bir apartmanın giriş katında oturdum. Raflar, çoraplar, tozlar, düğmeler arasında geçti ömrüm. Kokuların bana verdiği ile yetindim. Bazı akşamlar, sayısı üçü geçmeyen dostlarımla buluşup meyhanelerde sabahladım. Hiç sarhoş olmadım. Buraların eski tadı kalmayınca, Büyük Bey’in bana bıraktığı kulübeye taşındım.
Ara sıra konağa uğruyorum. Büyük Bey’in torununa ait kitaplardan alıyor, onunla sohbet ediyorum. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Yaşananlar, cansız birer hatıra olarak kaldı zihnimde.
Emekli olduğumdan beri, çevreme daha dikkatli bakar oldum. Dün akşam, hırçın dalgaların, yalçın kayalıkları sarıp sarmalamasına takıldı gözüm. Tabiatın bu coşkusu karşısında hayrete düştüm. O dakika, bu durumun yıllarca dikkat-i nazarımdan kaçmış olmasına şaşırdım. Pencerenin ardında, yılın belli zamanlarında gerçekleşen bir visal manzarası vardı. Beni muhtelif düşüncelere iten bu yağmur, deniz altındaki mahlûklar için de bu denli mühim miydi? Oysaki ben, daha önce bunlara kafa yormamıştım. Ne büyük emeller peşinde koştum, ne de elimdekilerin bana getirdiği saadeti ölçüp biçtim.
Şimdi her akşam Moda sahilinde yürüyorum. Durup banklarda oturuyorum. Buradaki kayalıkları, yerinden kımıldamayan, pejmürde kılıklı bilgelere benzetiyorum. Ne hayatlara tanık olmuşlardır şimdiye dek? Deniz neler anlatıyordur onlara kim bilir? Ne sesler kayıtlıdır katı hafızalarında.
Benimse konağın dışındaki hayat hakkında pek fikrim yok. Annem, babam ve bana ait hatırladığım tek şeyse, bir Bursa gezisi. Cumalıkızık Köyü’ndenmiş anneciğim. Bilirdi ya oraları, ilk defa bu kadar konuştuğunu duymuştum. Omuzları dik, mağrur, babamdan geride değil, onun yanında yürüyordu. Kumral kâküllerinin çemberinden taşması da, o güne mahsustu. Koza Han, külliyeler, İnkaya tarihi çınarının yaprakları… Anneciğimin huzuruna tanıklık eden şanslı yerlerdir. Gamzeleri hâlâ Bursa’da gömülüdür.
Ben, yürüyüşlerime devam edeceğim. Ölünce kimlerin omzunda taşınacağımı bilmeden, ömrümün geri kalanını bitireceğim.