7 yıl önce
Sığırcıkannem

Ölürken oğluna su veren Ziynet Y. için…
Annem ve ben sığınacak bir ağaç dalı bulamadığı için pencere kenarlarına, apartman boşluklarına konan sığırcık kuşlarıydık. Karga sürüleriyle birlikte bir o yana bir bu yana savruluyor, beyaz balkon mermerleri üzerine bırakılmış bulgurları gagalıyorduk. Karnımızı doyurduktan sonra, mahallenin zift dökülmemiş yoluna konduk. Susamıştık. Yağmur sonrası oyuklarda biriken sudan içmeye başladık. Derken, nereden geldiğini anlayamadığım bir akbaba, pençesini annemin boynuna geçiriverdi. Ortalık birden kararmış, çevremiz binlerce kanat çırpınışıyla dolmuştu. Akbaba, ağzında sığırcıkannemle hızla uzaklaştı. Olanları uzaktan seyrediyor gibiydim. Ötmek istiyor ama yapamıyordum. Sesim çıkmıyordu.
Çığlıklarımı duyan teyzemin odaya girip ışığı açmasıyla uyandım. Bu rüyayı son bir aydır neredeyse her gece görüyordum. Gözlerimi ovuşturdum. Siyahkırmızı karıncaların ardından sarı ışıkta, sırtında hırkası, kısa ve kabarık saçlarıyla teyzemi seçebiliyordum. Teyzem, sıkıca sarıldı bana. Gözlerinin nemlendiğini, hıçkırıklarını içine akıttığını hissedebiliyordum. Bense onun kollarında öylece duruyor, sessizce nefes alıp veriyordum. Teyzem, neden sonra geri çekildi. Komodinin üzerinde duran sürahi ve bardağa uzandı. Birkaç saniyelik tereddütten sonra bardağın yarısını doldurarak bana uzattı. Kımıldayamıyordum. Eliyle başımın arkasından tutarak, adeta kilitlenmiş dudaklarımın arasından birkaç damla su akıttı. Yutkundum. Teyzem bir şeyler söylemek istiyor gibiydi. Kalktı. Kafası yerde, elini kolunu nereye koyacağını bilemez bir halde, ışığı kapatıp odadan çıktı.
Yatakta doğruldum. Dizlerimi karnıma kadar çekip karanlıkta benzetme oyunu oynamaya başladım. Karşımdaki tahta dolabın düğmeleri, bir çift göz gibi duruyordu. Gözlerimi kısıp iki dolap kapağının birleştiği yerden kocaman bir ağız çizdim. Şimdi daha sevimli olmuştu. Kafamı hızlıca çevirip tahta dolaba tekrar baktım. Düğmeler sanki daha da parlamıştı. Soluma döndüm. Ütü masasının üstüne, bir yığın çamaşır konulmuştu. O sırada eniştemin öksürüklerini duydum. Eniştem, yavaş hareketlerle banyoya girdi. Çıkarken yine parmak ucunda yürüyüp yatak odasının kapısını kapattı. Uyanmayalım diye, aranın lambasını açmazdı. Birkaç saniye düşündüm. Ütülenecek çamaşırların yaşlı, dev bir fil olduğunu, yere sarkmış ütü kablosunun da, filin hortumu olduğunu hayal ettim. Yarın teyzemin izin günüydü, muhtemelen bu fil, yarın gençleşip zayıflayacaktı. Bu kez dolabın üstünde sıralanmış büyüklü küçüklü valizlere ilişti gözüm. İçlerinde ne olabilirdi? Tekrar gözümü kısıp baktım. Bence bu valizlerin içine, okyanusları merak eden küçük kadınlar ve küçük adamlar saklanmışlardı. Yola çıkmak için bizim onları kullanmamızı bekliyorlardı. Sokaktan geçen bir arabanın farıyla oda aydınlandı. Küçük siyah el çantasının üstünde, ön gözün fermuarını açıp dışarı çıkmaya çalışan yeşil saçlı bir bebek gördüm. Şekerleme ile kaplı elbise giymişti. Üstü yanmış bir kurabiyeye benziyordu. Bacağının birini sarkıtmıştı, tam ötekini de atıyordu ki, komik bıyıkları olan geniş şapkalı bir adam onu geri çekti. Üzerine büyük gelen, pembe pullu bir ceketi vardı. Yeşil saçlı bebek dışarıya çıkmaya çalıştıkça, o komik bıyıklı adam onu içeri çekiyordu. Bu sahne birkaç kez tekrarlandı. Sonunda ikisi birden, çantanın içine yuvarlandılar. Kıkırdamaya başladım. Teyzem duymasın diye, iki elimle ağzımı bastırdım. Bu oyunu, annem öğretmişti bana. Çünkü baba, eve gelince çok kızgın olurdu. Ben de ortalıkta görünmemek için odama çekilir, karanlıkta benzetme oyunu oynardım. Baba beni kontrole gelir, uyuduğuma inandığı zaman söylene söylene dışarı çıkardı. Genelde aynı cümleyi tekrarlardı. ‘’Piçin de amma uyuyor be, tabii rahatı yerinde; ye, iç, yat, oh, ne ala be!’’ Annem, telaşlı sesiyle rakı masasının hazır olduğunu söyleyince, beni rahat bırakırdı. Bazen çok çişim gelir, tuvalete gitmek için babanın sesinin kesilmesini beklerdim. Baba erken yatmazsa, kıvrana kıvrana uykuya dalardım. Sabah kalktığımda göbeğim kocaman olur, şişerdi.
Yine böyle bir günün akşamında baba sızdıktan sonra, annem yanıma gelmiş, anlatmaya başlamıştı. Çocukken oturdukları mahallede Dişsiz Recep adında, huysuz bir adam varmış. Bu adam çocuk seslerine dayanamaz, onların bahçeye düşen toplarını kesermiş. Bir gece annem ve arkadaşları, saklambaç oynuyorlarmış. Annem de, Dişsiz Recep’in bahçe duvarının altına saklanmış. Arkadaşları onu orada bulamamışlar. Sonra Dişsiz Recep birden kasketi ve damarlı yüzüyle ortaya çıkıvermiş. Anneme ‘’Gece sokakta dolaşan kızları umacı çuvalına koyup kaçırır, sen bilmiyor muydun yoksa ha! ‘’ demiş. Annem de korkarak evine gitmiş. Olanları babasına anlatmış. Babası anneme umacı diye bir şey olmadığını, Dişsiz Recep’in ona şaka yaptığını söylemiş. Eğer bir şeyden korkarsa, gözünü kapatıp derin bir nefes almasını tembihlemiş. Gözünü açtığında, korktuğu şeyin yok olacağını da eklemiş. O günden sonra da annem her korktuğunda öyle yapmış.
Annemle ikimiz, babayı bırakıp teyzemlere taşındığımızdan beri, yolda hep gözü kapalı yürürdüm. Annem beni okula bıraktıktan sonra gözlerimi açar, onu iş yerine gitmek için bindiği minibüse kadar izlerdim. O gün baba, karşımıza tabanca ile çıkınca gözlerimi sıkıca yummuştum. Annemse gözünü kapatmayı unutmuş olacak ki, kanlar içinde yere yığıldı. Korkuyla titredim. Bacaklarım, metrelerce karın içinde donmuş gibiydi. Tek yapabildiğim, gözlerimi hafifçe aralamaktı. Annemin elindeki plastik su şişesini seçebildim. Annem son gücüyle doğruldu, bana su içirdi. Tekrar gözümü kapattım. Açtığımda, baba yok olmuştu.
Zihnimde bu düşüncelerle ancak sabaha karşı dalmışım. Uyandığımda, evin içinde yumurtalı ekmek kokusu vardı. Teyzem, ben çok sevdiğim için yeşil zeytin ve vişne reçeli de koymuştu masaya. Eniştem, yastıkların arkasında kumandayı arıyordu. Üçümüz, televizyondan duyulan sesler arasında kahvaltımızı ettik. Eniştem, çok az konuşurdu. İkimiz baş başa kaldığımızda kalın çerçeveli gözlüklerinin arasından bana gülümser, sonra gazetesini okumaya devam ederdi. Bazen gözlerime bakmaktan çekinerek yanağımdan makas alır, cebime harçlık sıkıştırırdı. Sütümün son yudumunu da içtiğimde, teyzem ‘’Kuzum benim, doyduysan kalkalım da seni İpek’lere bırakayım. Siz oynarken ben de temizlik yapayım biraz,’’ dedi. İpek’in adını duyunca, içim sevinçle dolmuştu. İpek, yan komşumuzun kızıydı. Uzun dalgalı saçları, bembeyaz yüzü ve çilli burnu vardı. Oyuncaklarını benimle paylaşırdı. Alelacele dişimi fırçalayıp üstümü değiştirdim. Teyzemle birlikte çıktık.
Tam zili çalacaktık ki, İpek’in babası Ahmet Amca, işe gitmek üzere kapıyı açtı. Bize yer açarak, biz içeri buyur etti. İpek babasına öpücük atıp el salladı. Ahmet amca kızgın değildi. İpek’in annesi Gülsen Teyze, mutfaktan elinde bezle geldi. Teyzemle ayaküstü konuştular. Biz İpek’in odasına geçtik. Boyama kitapları ve kalem boyalar yere serilmişti. İpek’in yüzüne bakınca, Gülsen Teyze’nin yaptığı sıcak çikolatadan içmiş gibi oluyordum. Bir gökkuşağı boyamaya başladık. O bir ucundan, ben diğer ucundan. Narin elleriyle bana boyaları uzatıyordu. İşimiz bittikçe, değiş- tokuş yapıyorduk. Bunu yaparken iri kahverengi gözlerini kocaman açıp bana gülümsüyordu. O sırada ben, çenesinde beliren iki çukura bakıyordum. Biraz boyama yapıyor, biraz onu izliyordum. Sayfayı çevirirken Gülsen Teyze İpek’e seslendi. Çaylı keklerimiz ve limonatalarımız hazırdı. İpek mutfağa giderken ben de arkasından kafamı uzatıp mutfaktan gelen yemek kokularını içime çektim. Mercimek çorbası kaynıyor, Gülsen Teyze üzerini domatesle kapattığı biber dolmalarını fırına veriyordu. Eskiden annem yemek yaparken ben, masanın üzerine oturup onu izlerdim. Yemek kaynamaya yakın baharatları üzerine serper, tencereye eğilerek eliyle buharı burnuna yaklaştırıp kokuyu içine çekerdi. Çok lezzetli olmuş anlamında başını sallar, o zamanlarda siyah gözleri daha da küçülür, tek çizgi olurdu. Ben dalıp gitmişken, Gülsen Teyze ile göz göze geldik. ‘’Oğlum, canın çektiyse yemek koyayım sana,’’ dedi. ‘’Tokum Gülsen Teyze, teşekkür ederim. İpek’e bakıyordum da, yardım edeyim,’’ dedim. Elimizde tepsiler odaya döndük. Kekimden iki çatal aldıktan sonra, susadığımı söyleyerek mutfağa gittim. Gülsen Teyze’nin verdiği bardağı ağzıma dikip olduğum yerde dönmeye başladım. Bardağın altını bir dürbün gibi kullanıp etrafı inceliyordum. Duvarlar, tül perdenin desenleri, tava şeklindeki saat, tost makinesi, her şey bulanık gözüküyordu. Etrafımda daha da hızlı dönmeye başladım. Her şey birbirine giriyor, bardağın dibindeki suyun içinde çalkalanıyordu. Gülsen Teyze radyoda çalan şarkıya eşlik ediyor, bir taraftan da salata yapıyordu. Döndüm, döndüm, döndüm. Sonunda su boğazıma kaçtı ve öksürmeye başladım. Gülsen Teyze hemen sırtıma vurdu ve beni sakinleştirmeye çalıştı. Eve gitmek istediğimi söyleyip fırladım.
Teyzem ve eniştem ne olduğunu anlayamadan ben, odama gidip kendimi yatağın üstüne attım. Tüm çarşafları tekmeledim. Fili yere düşürdüm. Dolabın içine girip gözlerimi kapadım. Küçük kadınların, küçük adamların ve yeşil saçlı bebeklerin arasına karışmayı diledim.