7 yıl önce
Susaklarla Yıkananlar

Persephone yeryüzüne çıktığında Demeter şenlenir, doğa canlanırdı. Hades yüzünü asar, yer altında nar ağaçlarını sulardı. Tanrıçalar güldüğünde, yerüstündekilerin de içi ısınırdı. Ekinler boy verir, ağaçlar tomurcuklanır, yaza hazırlık başlardı. Persephone yer altına indiğinde ise kış yüzünü gösterir, konserveler hazırlanır, yünlüler hurçlardan çıkarılırdı.
Susakların büyümeye başlaması ile birlikte Asya Nene de kiraz çiçekleri gibi açardı. Demeter yerüstündeki susaklardan, Hades ise yer altındaki susaklardan sorumluydu. Persephone gülünce, Asya Nene de gülerdi.
Yine bir bahar günü.
Sağ gözü seğirdi Asya Nene’nin. Belli ki, kötü bir haber alacak. Hiç şaşmaz. Ne zaman sağ gözü seğirse ya kendinin, ya tanıdıklarının başına fena bir hal gelir. Hah işte, telefon çalıyor. Kızıymış arayan. Torunu gönderecekmiş yanına. Oğlanın yediği herzeler boyunu aşmış. Islah olmazmış bu çocuk. Onun hakkından ancak nenesi gelirmiş.
Yine kendi kendine konuşuyor Asya Nene.
Ağzına sıçtığımın enceğeee! Yine kimin kovanını bızıkladı acaba… İşin yoksa bir de onunla uğraş şimdi… Pazar günü de Kumkapı’ya gideceğiz bizimkilerle. Neyse, o zamana kadar sepetlerim ben onu.
Naylon sandalyeye oturdu. Önüne kadar uzanmış daldan bir hanımeli kopardı. Balını afiyetle yedi. Keçisi yine ortalarda yoktu. Kimin peşinde acaba hınzır, diye düşünerek güldü. Yün yeleğinin cebinden, ezdiği tütünleri çıkardı. Burnundan çekti. Alışkanlık işte. Hakkı da böyle yapardı.
Çok erken sakladık rahmetliyi. Gelse de, şu asmanın altında bağlama çalıp bet sesiyle şarkılar söylese. Ekmeğin sadece içini yiyorsun diye, vallahi de kızmam artık. İsterse nohudu bol sulu, mercimeği patatesli yaparım. Ölmeden önce porselen diş yaptıracaktı adamcağızım. Yazık ki, dişsiz gitti Tahtalıköy’e…
Burnunda kalan tütünleri silkeledi. Basma eteğini belinden kıvırdı. Sarı hortumu çeşmeye taktı. İçlerini oyup maşrapa yaptığı susakları temizlemeye koyuldu. Şu duşa kabine bir türlü alışamamıştı. Yıkanırken susakları kova niyetine kullanır, küçük olanları ile de dökünürdü. Bazı susakları da, Süheyla için ayırmıştı. Süheyla ölü yıkamaya giderken yanına bunları alır. Yıllardır bu işi yapar. Belediye kurs bile açtı, Süheyla oraya da gitti. İşi iyicene öğrendi. Ama yok. Neymiş, ölü, susaklarla yıkanınca daha temiz olurmuş. Ne yaparsın, öyle inanmış bir kere.
‘’Hu huu, kolay gelsin komşu.’’
‘’Kolaysa başına gelsin Süheylacığım.’’
‘’Duydun mu, Şıkırdaklı Zila ölmüş.’’
‘’Aa, deme kız. Daha dün gördüm çarşıda. Takmış takıştırmıştı yine. Bak sen şu işe!
‘’Sorma komşu. Bu Pazar Kumkapı’ya eğlenceye o da gelecekti. Kısmet işte…’’
‘’Vah Vah!’’
‘’ Öyle komşu. Ben şu susakları alayım da gideyim artık. Ben yıkayacağım kadıncağızı.’’
‘’Al al, bak yeni oydum. Misler gibi de yıkadım.’’
‘’Sağ ol komşu, hadi görüşürüz.’’
Bir günde iki kötü haber! Boşuna seğirmemiş sağ gözüm.
Süheyla döndü, ‘’Bir şey mi dedin komşu?’’
‘’Yok Süheylacığım. Benim torun gelecek akşam, onu diyordum, öyle kendi kendime konuşuyordum.’’
‘’Ooo, gözün aydın.’’
‘’Yaa, ne demezsin.’’
Süheyla hızlı adımlarla uzaklaştı.
Tüh, ölünün üstüne eğlenceye gitmek olmaz. E canım, hayat da sürüyor bir taraftan. Ne yapalım yani… Şu susaklar… Ne bereketli meret. İnsanın ölüsüne de, dirisine de faydalı. Annem pancar pekmezi kaynatır, kış boyunca susakların içinde saklardı. Öldüğü sene, bizim susaklar nedense boy vermemişti. Rahmetli… Ölüsünü Süheylaların bahçesinden derdiğimiz susaklarla yıkamıştık… Akşam oldu bile. Yemek yapmalı toruna. O da her şeyi yemez ki, kınamsık şey!
Asya Nene mutfağa seğirtti. Biraz düşündükten sonra, makarna yapmaya karar verdi. Ocağa suyu koydu. Ağzına bir sakız attıktan sonra sandalyeye oturdu.
Kültigin’i ben büyüttüm sayılır. Bu oğlan, benim yüzümden mi böyle oldu acaba? Bizimki, yeşil eriği çok severdi. Erikler daha ağaçta büyümeden, tuttururdu erik sterim de isterim diye. Ben de pipisi şişmesin diye, ona kuzukulağı yedirirdim. Bak bu da bir çeşit erik, diye kandırırdım onu. Şimdi önünü alamaz olduk Kültigin’in. Geçen gün, babası bunu banka kuyruğunda yakalamış. Bir ağzını arasa ne öğrensin. Meğer bizimki, bankamatikten para çekmesini bilmeyen yaşlılar için kuyrukta sıra bekliyormuş. Karşılığında da para alıyormuş. Geçen hafta da karşı komşuları Suzan buna para vermiş. Çocuğum, git bana Frenk üzümü al, diye. Frenk üzümü de neyse! Kırmızı üzümün yavrusu gibi bir şeymiş. İşte bir şeye iyi mi geliyormuş neymiş. Televizyonda çıkan bir doktor söylemiş. Bizim sıpa da gidip küçük kırmızı üzümlerden almış daha ucuza. Tabii Suzan durumu anlamış. Kızla damat, parasını geri vermişler kadına.
Asya Nene yine dalmış, torununun geldiğini bile fark etmemişti. Kültigin elinde patates cipsi ve tabletiyle içeri girdi.
‘’Gözünü daldırma babaanne, başka misafir istemem.’’
‘’Sen misafir misin sıpa. Gel bakayım bir öpeyim seni.’’
‘’Ama sulu sulu öpme. Her tarafım tükürük oluyor.’’
‘’Çok bilmiş, sen de. Yine ne haltlar karıştın da geldin başıma ha.’’
Kültigin tabletini açtı. Tombul parmaklarını hızlı hızlı ekranda gezdirmeye başladı. Asya Nene de sandalyesine kuruldu. Biraz daha tütün çekti.
‘’Ya babaanne, vallahi billahi çok bir şey yapmadım. Sadece kardeşimi kandırdım biraz. O kadar’’
‘’Benim kulağıma pek öyle gelmedi ya, neyse. Anlat bakalım marifetlerini.’’
Ekrandan gözünü ayırmadan konuşmaya devam etti. Ağzına büyük bir patates cipsi attı.
‘’Ya babaanne, kardeşime bardaktan yağmur yağdırdım. O salak da gerçek sandı, ben ne yapayım.’’
‘’Aa, nasıl oluyormuş bakalım o?’’
‘’Ya babaanne, okulda öğretmediler mi sana. Şimdi çaydanlık kaynıyor ya, ağzından buharlar çıkıyor. Hah işte. Cam bardağı alıyorsun. Çaydanlığın ağzına dayıyorsun. Sonra da bardağın içi buhar doluyor ve aşağıya sular süzülmeye başlıyor. Al sana yağmur işte… Off, burada da internet çekmiyor. Sıkıldım ben. Keçi nerede?’’
‘’Yok ortalarda yine. Git getir onu. Oynarsınız beraber.’’
Kültigin çıktıktan sonra Asya Nene Fatma’yı aradı. Kumkapı’daki eğlenceye gelmesi için ona ısrar etti. Fatma da kabul etti. Şöyle iyicene kurtlarını dökeceklerdi. Yatak odasına geçti. Siyah eteği ile yakasında kocaman bir gül olan fuşya gömleğini mi giyse acaba? Yoksa payetli bluzunu mu? Saçlarını topuz mu yapsa, salık mı bıraksa? Şu yeni aldığı ayakkabılar da vuruyor. Çarşıya gidip yenisini mi alsa?
Kültigin ve Keçi, üstü başı çamurlu geri döndüler. Asya Nene bahçeye fırladı.
‘’Durun orada durun. Kültigin, sakın girme içeri. Gel bakayım buraya. Aç şu çeşmeyi. Ver şu susağı bana. Şurada yıkayıvereyim sizi. Tut tut. Keçiyi da batırmış sıpa. Kıpırdama da, paklan iyice.’’