Akisa don
H
heybedar

8 yıl önce

Tophane’de Yağmur Vardı | Bahadır Eren

Tophane’de Yağmur Vardı | Bahadır Eren

 ”Çocukluğumda Tanrı’nın yüzü babama benzerdi ve babam öldüğü zaman tanrıda öldü.”

Tophane’nin karanlık ve pis sokağının kaldırımlarında gezinen ayaklarım tüm çamurlarıyla beraber salaş kahveye dalıyor. Sıcak bir hava ve sigara dumanı çarpıyor yüzüme. Sigara yanığı yeşil çuhalı bir masaya çöküyor ve bir sigara yerleştiriyorum dudağıma. Ölgün ışıklarla aydınlanmış kahvede, masama arkasını dayamış yaşlı adamın ağzındaki birincinin külü yere düşmek üzere. Kalın camlı gözlüklerinin ardında televizyona dikmiş gözlerini. Sigaramı hapishane işi boncuk işlemeli çakmağımla yakıp kahveciyle göz göze gelmeye çalışıyorum. İnadına bakmıyor bana. Televizyonun altında durmuş ona buna laf yetiştirip usturuplu bir küfür ediyor. Kahvedeki yabancılığımı duyumsuyorum ve dışarıdaki pis sokağa çeviriyorum gözlerimi. Camdan, kahvenin ölgün ışığı sigara dumanları ile beraber televizyonun dans eden renkleri yansıyor. Karşıdaki aşırı boyalı evde mutfağın ışığı yanıyor ve kalın parmaklarıyla bir kadın eli bardakları raflara yerleştiriyor. Yüzünü görmek istiyorum ama göremiyorum. Yavaşça çeviriyorum başımı, kahveci tepeme dikilmiş. Göbeği beni tehdit eder gibi burnumun ucuna sokuluyor ve sadece bakıyor bana. Bir şey söyleyecek, ne diyecek, ne diyeceğim!

“Ne istiyorsun?”
“Bir kahve, orta olsun!”

Gözlerime dik dik bakarak arkasını dönüp çay ocağına yollanıyor. Çay ocağında gazete okuyan sıska, kısa boylu, kel ile bakışıyor. “Ne iş?” der gibi kafasını sallıyor ve omuz silkiyor öteki. Yabancı birinin bu kahvede ne işi var diye kendince yorumluyorlar beni. O an kahvecini şiş göbeğinde bir delik açmak için dayanılmaz bir arzu duyuyor ve pis pis sırıtarak sokağa çeviriyorum gözlerimi. Mutfak lambası sönmüş.

Bir polis arabası sokaktan sessizce geçiyor. Benim burada olduğumu bilmiyorlar. Gözlerim kahvecinin bulanık gözleriyle karşılaşıyor. Dik dik bakıyoruz birbirimize ve kahveyi masaya atar gibi bırakıyor. Gözlerimi ayırmadan çekip gitmesini bekliyorum. Kahve kötü. Öldüreceğim bu herifi. Arka cebimdeki aleti yokluyorum. Yerinde. Huysuz bir atı okşar gibi okşuyorum onu. Sakin ol! Bir yudum daha alıyorum kahveden ve televizyonda reklamlar başlıyor. İhtiyar çoktan dudağında sönmüş olan birinci sigarasını bir fosil gibi dönerek kül tablasına bırakıyor. Kalın camlı gözlüklerinin ardından bana bakan kocaman gözler görüyorum. Sönmüş sigarayı buruşuk parmaklarıyla eziyor ve ince bıyığı sigaradan sararmış.

“Selamünaleyküm” diyor bana.

İçimden sövüyorum ailesinin tüm fertlerine kadar.

“Aleykümselam”

Eksik dişleriyle beraber sırıtıp tekrar çeviriyor kendini aptal kutusuna. Ben yine sokağa çeviriyorum gözlerimi kahveyi yudumlayıp. Mutfak lambası yandı. Gözlerim kadının kalın parmaklı ellerini arıyor ama görüntüde değişiklik yok.

Kahvenin son yudumunu içiyor ve cebimden çıkardığım elliliği masaya atıyorum. Saat gecenin onu olmuş. Ayağa kalktığımı gören kahveci koşarak zıplıyor yanıma. Onu eşek cennetine göndermeliyim. Bu işi daha sonraya havale ederek kahvenin kapısını açıyorum. Bakışlarını sırtımda hissederek çıkıyorum dışarı. Ananızı avradınızı diyerek bildiğim tüm övgüleri tek tek içimden sıralıyorum. Dönüp baktığımda göz göze geliyoruz kahveciyle ve bakışlarıyla “ben de senin” diyor.

Nisan ayına inat pis bir yağmur yağıyor İstanbul’a. Parke taşları sokak lambalarının ışığı altında çingene dişleri gibi parlıyor. Küçük bir su birikintisinden nasibini alan çoraplarım ile ahmak ıslatan yağmurun altında sokağın köşesine kadar geliyorum. Sokak lambasının aydınlattığı karanlık cumbalı evin köşesinde saçağın altına gizlenerek cebimden adresi çıkarıyorum. “Karşıdaki yetmiş altı numaralı ev” Oysa saat daha on ve çok erken. Cumbalı evin çatlak camında tıraşsız yüzüm belli belirsiz seziliyor. Kendimle göz göze geliyorum. Salakça birbirimize bakıp beraberce çeviriyoruz gözlerimizi. Ne zamandır tanışıklığımız var oysa.

Yağmur hızlanmaya başlarken saçaklardan dökülen sular daha vahim bir hal alıyor. “Bize reva mı ulan bu?” diyerek yetmiş altı numaralı evin aralık kapısından içeri damlıyorum. Karanlıkta üzerine bastığım birkaç eski ayakkabıya aldırmadan bir köpek gibi eski evin nem kokan merdivenlerinden yukarıda ki kata sessizce çıkıyorum. Kapı nerede derken buluyorum. Sessizce tıklatıyorum, ne demekse sessizce.

“Aç ulan kapıyı, aç!” Tekrar parmaklarım kapının kurt yemiş tahtalarını küçük vuruşlarla sarsıyor. Bir ayak sesi beliriyor kapının ardında ve terlikleri taş tabanı yalayarak yaklaşıyor. Açılan ışığın çıt sesi çevrilen eski bir düğmeden. Gıcırtıyla açılıyor kapı. Baş örtüsü gözüküyor Halide’nin önce ve sonra tüm orospulara has dudak büküşü.

“Niye geldin ulan?”
“Sus, içeri gireyim sonra konuşuruz!”
“Ferit gelecek birazdan. Git buradan!”
“Aç ulan kapıyı!”

İnceden bir nihavent gıcırtıyla açılıyor ardına kadar kapı ve ölgün bir aydınlık vuruyor yüzüme. Halide’nin uzaklaşan poposunun kıvraklığına takılıyor gözlerim. Kapıyı sırtımla itip içeriyi tornistan ediyorum ayakkabılarımın ıslaklığı ve yağmur damlalarıyla beraber.

“Bana bir kahve yap! ”
“Sana Ferit gelecek diyorum anlasana be adam!”
“Adam mı oldu ulan o karı kılıklı ibne?”

Halide cevap vermiyor ve seğirtiyor biçimsiz mutfak karanlığına doğru. Paltoyu çıkarıp iki neslin kullandığı rengi solmuş bir kanepeye atıyorum kendimi ve yağmur damlaları havada pike yapıp muşambadan tabana balerinler gibi zıplıyor. Ceketin zulasından çıkardığım kallavi cigaralığın zıvanasını dilimin ucuyla yoklayarak uzun bir susuzluğa hazırlıyorum kendimi. Bir merdiveni çıkamadan yeniden inmeklere gitmek üzere hapis hatırası çakmağımla koca bir yangını tutuşturuyorum parmaklarımın ucunda. Kahvenin kokusu dumanın içine bir yılan kıvraklığıyla karışıp dolanıyor. Halide’nin ayakları ve burnuma sokulan kahvenin görüntüsü. Tek kaşımı kaldırıp dikiz ediyorum gözlerini. Cigaralığı ona uzatıp kahveye uzanıyorum. Paltomun ve akıp giden yağmurun yanına oturuyor. Saldırıyor külünü yere silkerek vahşete.

“Elleme, soğusun ulan!”

Derin bir nefes çekip üzerime doğru üflüyor kıvrılan dumanları. Muhteşem dilinde ıslattığı parmağını cigaralığın etrafında dolaştırarak tükürüklüyor. Ağzının içini özlediğimi fark ediyorum ve büyüyor bir yerlerimde yangın.

“Ferit, ne iş?”

Cevap vermeden bakıyor gözlerini kısarak. Uzanıp alıyorum cigaralığı.

“Ne zaman çıktın delikten?”
“Yeni damladım.”

Cigaraya saldırıyorum ve patlamaya başlıyor kapı. Birisi var kapıda. “Ferit” diye aklımdan geçiyor ve göz göze geliyoruz. Başımla kapıyı işaretliyorum ve kalkıp kapıya doğru uzuyor Halime. Cigarayı soğumaya bırakıp elimle kalçamın üstündeki Bursalı sustalıyı yokluyorum. Bu bir ölüm oyunu ve kedi gibi dokuz canlıyım nasılsa.

Halide kapıyı açıyor ve sakalları ağarmış kel kafalı Ferit içeri giriyor. Tam gözlerimiz birbirine nazar ettiği zaman ayaklanıveriyorum ve onun gözlerinde ki şaşkınlığa gülüyorum içimden. Seyrelmiş dişli ağzı aralanırken sırıttığımı hatırlıyorum ve Halide seğiriyor yana doğru. Bir şey söylemeli ama ağzını kerpetenleştirip dik dik bakıyor yüzüme. Sustalıyı arz-ı endam eyleyip gecenin sessizliğini bozuyorum şrak diye ve aynalı parlıyor Bursa işi.

“Geri bas lavuk”

Ferit sırıtıyor ve elini attığı ceketten paslı bir altı patlar çıkarıyor. Çakaralmaz ulan bu derken güm diye bir ses yankılanıyor yüreğimde. Göğsümden akan kana bakıyorum ve sıcaklık hamamda terlemişim gibi gittikçe yayılıyor üstüme. Yedi kolluya bu kadar yaklaşmamıştım oysa ve daha kullanmadığım canlarım vardı. Halide şaşkın bakarken dizlerimin bağları çözülüyor nedense.

“Ulan ne kalleşmişsin be hamamcı Ferit, Bursalıya altıpatlar reva mı ulan bu? ”

Sonra hatırlamıyorum nedense…

#Öykü
0 0 0 6 dk okuma